Nedir bu Simülasyon/Matrix iddialarının bilimsel dayanakları?! (2)

Otuz yaş üstü aşağı yukarı herkesin çocukluğunun parçasıdır kumbaralar. Birçok farklı şekilde ve büyüklükteki kumbaralarda para biriktirmek; sonra belirli aralıklarda ne kadar biriktiğini kontrol etmek için anahtarını bulma telaşına düşmek… Bir de anahtarının kaybolması durumu vardır ki çok fena. O zaman kumbarada ne kadar biriktirdiğimizi anlamanın tek yolu onu kırmaktan geçer. Peki kumbaraya sadece dışarıdan bakarak içindeki miktarı anlamamızın bir yolu olsaydı harika olmaz mıydı?!

Sadece dış yüzeyi hakkında bilgi sahibi olmamız aslında bir objenin içindekiler hakkında her şeyi bilmemize yeterli olsa…

Aslında mümkün, Holografik Evren Modeli dediğimiz kavram tam olarak bu tema üzerine kurulu. Ancak evrene bakışımıza ufak bir modifikasyon yapmak durumundayız, nasıl mı?

Temelde kime sorsanız evrenin madde ve enerjiden oluştuğunu söyler. Ancak tamamen farklı bir yaklaşımla hareket edip evrenin bilgi tanelerinden oluştuğunu; enerji ve maddenin bu yaklaşımın doğal sonucu olarak var olduğunu da düşünebiliriz.

Mevzu entropi kavramını anlamaktan geçiyor.

Normalde entropi, fiziğin ısıyla ilgilenen alanı Termodinamik’de geçtiği anlamıyla “fiziksel bir sistemdeki düzensizliğin ölçüsü”dür. Örneğin içinde bulunduğunuz odanın entropisini bulmak, odadaki gaz moleküllerinin kaç farklı şekilde dağılmış olabileceği ve olası hareket yönlerini tek tek saymaktan geçer.

1948’de matematikçi Claude Shannon, herhangi bir şeyin içindeki bilgi miktarını bulmak için yola çıktığında saymak istediği bilgi taneleri ile odada dağılmış gaz molekülleri arasında yapısal bir benzerlik gözlemliyor. Herhangi bir şey derken, örneğin bir mesajın içindeki ihtiva ettiği bilgi miktarı aslında onu kodlarken ne kadar 1 ve 0 kullanıldığından ibarettir. Bu 1 ve 0’ların sayısı bize mesajın içindeki bilginin nesnel değeri hakkında bir bilgi vermese de nicelik olarak verir ve buna Shannon entropisi adı verilmektedir. Örneğin bir silikon mikroçip için Shannon entropisi 〖10〗^10; Termodinamik entropi ise 〖10〗^23 kalibresindedir.

Temel soru ise; belirli bir hacime en çok ne kadar çok bilgi parçacığı sığdırabileceğimizdir?

Bilim adamları bu soruya cevabı, Karadelik Enformasyon Paradoksu‘na cevap ararken buluyorlar. Karadelikler bilindiği gibi, olay ufku adı verilen bir mesafede yaklaşıldığında geri dönmenin mümkün olmadığı, etrafındaki ışık dahil her şeyi yutan ve sonsuza dek kaybeden astronomik objelerdir.

holo1

Yalnız bu özellikleri yüzünden görünüşte fiziğin belki de en temel yasalarından biri olan Termodinamik’in 2. Yasası’nı ihlal ederler. Bu yasa bir sistemin toplam entropisinin asla azalamayacağını; ya aynı kalacağını ya da büyüyeceğini söyler.

Yani, doğanın temel bir kanunu olarak, fiziksel bir sistemde düzensizlik daima artarak devam eder!

Karadelikler’de ise bu durum görünüşte ihlal edilmektedir: karadeliklerin belirli oranda ışıma yapabildikleri 1970’lerde Stephen Hawking tarafından keşfedilmiş olsa dahi, ışıma yapılan miktar ile içeri giren miktar arasında büyük fark olduğu görülmektedir.

Bu durumun gerçekten böyle olup olmadığı derinlemesine araştırıldığında duruma çareyi Jacob Bekenstein bulmuş; karadeliklerin entropilerinin olası hacimleriyle değil, dış yüzeyleri olarak kabul edilen “olay ufku” nun yüzey alanıyla doğru orantılı olduğunu keşfetmiş ve her şey bu şekilde hesaplandığında 2. yasanın ihlal edilmediğini ortaya çıkarmıştır.

Bu aslında devrim niteliğindedir!.. Sebebi ise çok basit olarak içinde ne kadar madde olduğunu asla bilemeyeceğimiz bir karadeliğin sadece “olay ufku” yüzey alanını bilmemiz onun entropisini hesaplamımıza yeterli olmaktadır.

Yani kumbarayı kırmamıza artık gerek yoktur!..

Peki tüm bunların anlamı nedir, üç boyutlu bir yapının içindeki her şeyi o cismin yüzeyi hakkında bildiklerimizle anlayabiliyorsak bu bize ne ifade eder?

Bulduğumuz şey aslında 3 boyutlu uzayda çalışan fizik yasalarının 2 boyutlu bir başka uzaydaki başka fizik yasaları ile paralellik gösterdiğidir!..

Fizikçiler ilerleyen yıllarda bu paralelliği daha yüksek boyutlarda da gözlemlemiştir. Dolayısıyla aslında yanıt için uzağa gitmeye pek gerek yok; içinde yaşadığımız evreninde 4 boyutlu olmasından yola çıkarsak, 3 boyutlu bir başka uzayın şu an içinde yaşadığımız gerçekliği tamamen tanımlayabildiği sonucunu çıkartabiliriz.

Aynı hologramlar gibi!

 

Hologramlar, lazer ışınları sayesinde yaratılan ve 3 boyutlu algısı yaratan 2 boyutlu imajlardır. Işık oyunları sayesinde, bakıldığında, 3 boyutlu algısı yaratılan cismin her özelliğini temsil eder hologramlar.

Yani yaşadığımızı zannettiğimiz, zaman ekseninde ilerleyen 3 boyutlu gerçeklik, aslında tamamen bir ilizyondan ibaret olabilir.

Aranızdan “yani?!” diyenleriniz için cevap basit;

 

Temel içeriğini 0 ve 1’lerden oluşturabildiğimiz bilgi parçacıklarıyla anlamlandırdığımız holografik bir evren aslında size de MATRIX filmini çağrıştırmıyor mu?

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s