Bilim insanlarının umulmadık ve tarihi aşk hikayeleri…

Bugün ünlü fizikçi Richard Feynman hakkında etkileyici bir hikaye okudum…

Zannediyorum bir diğer ünlü fizikçi ve yazar Carl Sagan ile Ann Druyan’ın hikayesi kadar etkileyici bir aşk hikayesi.

Ann Druyan ve Carl Sagan, 1970’lerde uzaya gönderilen ve artık Güneş sisteminin dışına çıkmış olan Discover uzay aracının içine yerleştirilmesine karar verilen kayıtların (Golden Records) içeriğinin ne olmasına karar veren proje ekibinde tanışıp aşık olurlar…

Günün birinde uzaylıların eline geçerse (!) insan ırkı hakkında fikir sahibi olmaları amacıyla hazırlanmış bu kayıtların son aşamasına gelindiğinde Ann Druyan, bir kadının bir adama yapabileceği en sağlam jestlerden birini düşünür… Bir hastaneye gider ve Carl Sagan’a olan aşkını düşünürken kaydedilmiş beyin dalgalarını da uzaya gönderilecek olan kayıtlar içine aldırır.

Ölümsüz aşk diye bir şey varsa, işte muhtemelen böyle bir şey…

….

Feynman hakkında ise hiç bilmediğim ve tahmin de edemeyeceğim benzer derinlikte bir aşk hikayesi okudum bugün… Feynman genelde fazlasıyla çapkın olmasıyla tanınır çünkü. Ancak ta gençlik yıllarında yaşadığı bu hikaye sonraki yaşantısındaki tutumunu tamamen açıklamış oldu gözümde.

……

Lise yıllarındaki aşkı Arline ile üniversite yıllarında evlenmeye karar verirler. Henüz yeni evlenmişken, Arline teşhisi sonradan tüberkülozun bir çeşidi olarak konulan, ağır bir hastalığa yakalanır. Ancak her şeye rağmen (Verem o dönemde halen ölümcül bir hastalık) Feynman evlenmekte ısrar eder ve 1942 yazında evlenirler. 

Feynman 2. Dünya Savaşı sırasında Manhattan Projesi’nde (atom bombasını yapan ekip) çalışırken Arline’ini de yakında bir sanatoryuma yerleştirir… Her fırsat bulduğunda ziyaret eder ve sürekli mektuplaşırlar… Ancak 1945’in başlarında aynı sanatoryumda, Feynman henüz 27 yaşındayken Arline hayatını kaybeder.

Feynman’ın ölümünden sonra çıkan belgelerde yüzlerce mektup bulunur… Ancak bir tanesi Arline’in ölümünden 2 yıl sonra yazılmıştır!..

Çevirisi şöyle:

D’Arline,

Sana tapıyorum hayatım.

Bunu duymayı ne kadar çok sevdiğini biliyorum — fakat bunu sadece sen duymayı sevdiğin için yazmıyorum— yazıyorum çünkü bunu sana söylemek içimi ısıtıyor.

Sana yazmayalı korkunç uzun bir zaman oldu — neredeyse iki yıl kadar fakat ne kadar gerçekçi ve inatçı olduğumu bildiğinden beni affedeceğini de biliyorum… Yazmakta bir anlam olmadığını düşündüm.

Fakat şimdi biliyorum ki sevgili karıcığım, bu kadar geciktirdiğim şeyi yapmanın artık zaman. Sana seni sevdiğimi söylemek istiyorum. Seni sevmek istiyorum. Seni her zaman seveceğim.

Sen öldükten sonra seni hala sevme fikrini zihnimde anlamlandırmakta zorlanıyorum – fakat seni hala rahat ettirmek ve seninle ilgilenmek istiyorum – ve senin de beni sevmeni ve ilgilenmeni. Seninle tartışacak problemlerimiz olsun istiyorum – Seninle küçük projeler yapmak… Şimdiye kadar bunları yapabileceğimizi hiç düşünmemiştim. Ne yapmalıyız sence? Beraber terzilik öğrenebiliriz veya Çince… ya da bir film projektörü alabiliriz.  Şimdi hiçbir şey yapamaz mıyım? Hayır… Sensiz yalnızım ve sen yaptığımız her şeyin ‘fikir insanı’ ve tüm maceralarımızı başlatan kişiydin.

Hastayken bana ihtiyacım olan şeyleri veremediğini düşünerek çok üzülüyordun. (Not:Arline’in hastalığı sebebiyle tüm evlilikleri boyunca bir kez beraber olurlar.) Üzülmene hiç gerek yoktu. O zaman da sana söylediğim gibi seni o kadar farklı boyutlarda seviyordum ki… Ve şimdi bu her zamankinden daha gerçek – sen bana şu an gerçekten hiçbir şey veremezsin ancak seni o kadar çok seviyorum ki başkasına aşık olma ihtimalimin önünde duruyorsun –  ve orada kalmanı istiyorum. Sen, ölü haline, yaşayan herhangi birinden çok daha iyisin.

Aptal olduğumu söyleyip mutlu olmamı ve önümden çekilmek isteyeceğini biliyorum. İddiaya girerim iki yıldır bir kız arkadaşım olmadığını söylememe şaşıracaksın. Fakat engel olamıyorum sevgilim… Ve anlayamıyorum da. Çünkü çok fazla ve güzel kızla karşılaştım ve yalnız kalmak istemediğimi de biliyorum – fakat iki üç görüşme sonrasında hepsi gözümde değersizleşiyor. Geriye sen kalıyorsun. Sen gerçeksin.

Canım karıcığım, sana tapıyorum.

Karımı seviyorum. Karım hayatını kaybetti.

Rich.

………

Bu acıklı mektubun Feynman’dan çıkmış olması, ilk aşkını kaybetmesinin derin hayal kırıklığı gerçekten de sonraki hayatındaki James Bond’vari halini açıklıyor bence…

Bende yarattığı ikinci deja vu ise mektubun son cümlesinin ve genel temasının Good Will Hunting filminden bir sahne ile tamamen örtüşmesi:

Sahnenin sonunda terapistin ‘My wife is dead’ repliğinin Feynman’ın bu mektubundan ve temasından esinlendiğine dair iddiaya bile girebilirim şu an… Amerikalı bir dahi hakkında film yapacaksanız yaşamış en büyük efsanesinin hayatına gitmekten de daha iyi bir fikir olamaz muhtemelen.

……

Evet bilim insanlarından romantizm pek çıkmaz diye bilinir ancak okuyup öğrendikçe görüyorum ki aslında en iyilerinden çıkan hikayeler muhtemelen tarihin en iyi aşk hikayeleri arasına girebilecek cinste!..

 

Reklamlar

Nedir bu Kuantum Bilgisayar?!

Kuantum bilgisayarlar hakkında bir şeyler yazmak uzun süredir aklımdaydı. Öncelikle kendim de detayını öğrenmek istediğimden!.. Son zamanlarda ortaya çıkan ‘kuantum bilgisayarlar gerçek olduğunda kaos yaratacak’ haberleri de merakımı uzun süredir tetikliyordu.

Bu tip haberlerin özü şu; Elimizde gerçekten tam kapasite bir kuantum bilgisayar olduğunda, bu bilgisayar şu an güvenlik sistemlerimizin önemli bir kısmının dayandığı şifreleme (kriptografi) algoritmalarını rahatlıkla kırabilecek durumda olacak. Mevcut bilgisayarlar için yüz yıllar sürebilecek bir iş bir kaç gün hatta bir kaç saat seviyesine inebilecek gibi görünüyor… Ancak tabii ki her yeni gelişme gibi mevcut sistemi yok ederken yeni ve daha güçlüsünü de getireceğini öngörmek pek zor değil (bence).

O yüzden gelin lafı uzatmadan kuantum bilgisayarların çalışma prensibini inceleyelim:

Aslında konunun tarihçesi 1980’lere kadar uzanıyor. 1980’de Rus matematikçi Manin tarafından ortaya atılan bir fikir ve hatta 1981’de ünlü fizikçi Feynman tarafından da açıkça destekleniyor.

Öncelikle biliyoruz ki normal bilişim sistemleri ‘bit’ ler üzerine yani 0 ve 1’ler üzerine kurulu… Bit; Binary Digit yani ‘ikilik sistemde basamak’ anlamında.

Kuantum bilgisayarlarda da durum farklı değil aslında, onlar için de ikilik sistem de devam ediyoruz ve yeni terminoloji olarak bit yerine qubit (quantum bit) diyeceğiz…

Klasik bilgisayarlarla kuantum bilgisayarlar arasındaki temel fark, klasik fizik ile kuantum fiziği arasındaki temel fark ile aşağı yukarı aynı:

Klasik bir bilgisayarda bir bit kesilikle ve sadece 1 veya 0 sıfır olabilecekken bir kuantum bilgisayarda qubit, bu 1 ve 0’ların çok farklı kombinasyonlarından (süperpozisyonlarından) oluşabilir… Süperpozisyon kavramını ‘Kuantum Fiziğine Giriş’ yazısında anlatmıştım.

Yani bir kuantum bilgisayar için artık kesin 1 ve 0’lar yok… Belli olasılıkla 1 ve belli olasılıkla 0’dan oluşan qubitler var. Diyeceksiniz ki klasik bilgisayarlarda bit kavramının bir fiziksel karşılığı var; bir klasik bilgisayarın harddiskinde, bilgi yani 1 ve 0’lar bildiğimiz +/- yük şeklinde eşleştirilerek kaydedilip saklanıyor… Kuantum bilgisayarlar için qubit kavramının fiziksel karşılığını nerede bulacağız?!

Cevap; kuantum fiziğini yaşadığımız yer olan atomda… Elektronların ‘spin’ denilen özelliğini kullanarak;

kb1.png

Bir elektronun herhangi bir zamandaki temsili dalga fonksiyonunun bu iki spin olasılığının bir kombinasyonu (süperpozisyonu) olarak temsil edebilmemiz bize Qubit dediğimiz kavram için fiziksel bir dayanak sağlamakta…

kb4

Ve bu temel farklılık o kadar büyük bir rahatlık getiriyor ki… İnceleyelim:

6 qubitlik bir sistem alalım;

Klasik bir bilgisayar, sonuca ulaşmak için olası her rotayı tek tek denemek zorunda kalırken:

kb2

Kuantum bilgisayar, aşama aşama bitirerek ilerler:

kb3.png

Bu şekilde bakıldığında aradaki devasa işlem tasarrufu farkı daha iyi açığa çıkıyor… Tabii bir önemli nokta da şu:

Kuantum bilgisayarın bize verdiği sonuç, olasılıksal bir sonuç… Başta da belirttiğim gibi her aşama bir çok qubitin süperpozisyonu… Yani bilgisayarın verdiği sonuç olasılıksal. Örneğin son resimdeki son qubite bakarsak 1/5 olasılıkla [011101>, 2/5 olasılıkla [001010> çıkacağını söyleyebiliriz. Bu nedenle işlemin belirli sayıda daha tekrar edilmesi bir gereksinim… Ancak bu durum az önceki örnekte olduğu gibi elde edilen işlem kazancından çok bir şey eksiltmiyor.

Hatta daha karmaşık işlemlerde kazanç o kadar büyük ki yüz yıllar seviyesinde zaman alacak bazı problemler günler/saatler seviyesine iniyor.

Haliyle bu işlem gücünün getirdiği bazı önemli sonuçlar mevcut:

Örneğin mevcut internet güvenlik sistemlerinin çoğunun dayandığı şifreleme sistemi şu temel prensip üzerinde işlemekte. p ve q asal sayılarsa ve A bunların çarpımlarından oluşuyorsa yani;

A=p.q ise A’nın küçük olduğu durumlarda p ve q’yu tahmin etmek çok kolay. A=6 ise p=2, q=3 (veya tersi)… Ancak A’nın çok çok büyük olduğu durumlarda onun iki asal çarpandan oluştuğunu bulabilmek (örneğin 300 basamaklı iki asal çarpandan oluştuğunu) imkansıza yakın bir işlem. Bu durum hem asal sayılar hakkındaki yetersiz bilgimizin hem de klasik bilgisayarların işlemci gücünün yetersizliğinden kaynaklanıyor. Dolayısıyla web sitelerinin, internet bankacılığının vb. güvenliği bu ‘yetersizlik’ üzerine kurulu…

Ancak kuantum bilgisayarları sayesinde bu durumun değişeceği kesin. Sebebi de bu asal çarpanların kuantum bilgisayarlar tarafından hızlıca bulunmasını sağlayacak bazı algoritmalar mevcut: Örneğin Shor Algoritması adı verilen yöntemle…

Not: Bir sonraki yazıda bu algoritmadan ve quantum bilgisayarlarının olası kıldığı yeni şifreleme tekniklerinden bahsedeceğim. Özellikle Shor algoritması kendi başına bir yazı konusu çünkü anlatmak için önce biraz matematik anlatmak gerekecek.

…..

Bu noktada bir kaç şeyin farkına varmak lazım:

  • Kuantum bilgisayarlarının üstünlüğü özellikle belirli tarz problemlerde ortaya çıkıyor… Örneğin çok değişkenli optimizasyon problemlerinde.
  • Prensipte günlük yaşam için bir tehlike oluşturduğunu asla düşünmüyorum… Tehlike şundan ortaya çıkıyor; bu teknolojiyi geliştirenler arasında kim önde gidiyorsa bunu kötü amaçlı kullanmak konusunda geride kalanlara yönelik bir avantaj sağlamış olacak. Yoksa prensip olarak kuantum bilgisayarların mevcut şifreleme sistemlerini kolaylıkla kıracağı gibi kırılması imkansıza yakın yeni şifreleme tekniklerinin de önünü açacağı aşikar…

Yani teknolojinin kendisinin getirdiği bir tehlike mevcut değil, bu teknolojiyi geliştirmede önde gidenlerin veya ele geçirenlerin elinde olacak inisiyatiften kaynaklı bir tehlike söz konusu.

  • Şimdi bu işlemci gücünü yapay zeka üzerinde düşünün… Şu an satranç oynayan en  güçlü program saniyede yüz milyonlarca hamle analiz edebiliyorsa, kuantum bilgisayarlarla beraber bu sayı trilyonlarla çarpılacak. Büyük veri analizi ile ilgili hemen her şey yeni bir anlam kazanabilir… Bundan borsa, şu an bile yapay zeka teknolojileri kullanan finans/sigorta şirketleri vs. hepsi dahil.
  • Bu işlemci gücü ayrıca enerji tasarrufuna da imkan veriyor… Dünya da şu an her gün ~2.5 exabyte  yani Türkçesi 5 milyon laptopu dolduracak veri üretiliyor… Her gün!.. Daha iyi veri depolamaya ve daha iyi işlemcilere ihtiyacımız olduğu kesin.

…..

Araştırırken benim dikkatimi çeken bir nokta da şu;

Dikkat ederseniz bilgisayar teknolojisinin ilerleyişi yani bir harddiskin veriyi saklayış biçimi ve işlemci mantığı, fizik biliminin gelişimi ile paralellik gösteriyor. Bitlerin saklanışı +/- yüklere dayalı ve deterministik; Qubitlerin saklanışı, örneğin spin’lere dayalı ve olasılıksal. Biri klasik fiziğin diğeri kuantum fiziğinin araçlarını kullanıyor…

İşte fizikte şu an sadece teori boyutunda çalıştığımız çok boyutlu evren modelleri String Theory, M-Theory gibi kuramların bir önemi de burada yatıyor… Günü gelecek bu çok boyutlu teorilerin sunduğu yeni fiziğin araçlarını kullanıp çok daha farklı ve güçlü bilgisayarlar da yapabileceğiz.

Dünya gerçekten de yeni bir dönemin eşiğinde:

Bir yandan IBM 1-2 yıla piyasaya sunulabilir kuantum bilgisayarlar üreteceğini açıklıyor: https://www.wired.com/2017/03/race-sell-true-quantum-computers-begins-really-exist/

Bir yandan Google 2000 qubitlik yeni kuantum bilgisayarını (sırf araştırma amaçlı) ilan ediyor: https://www.nature.com/news/d-wave-upgrade-how-scientists-are-using-the-world-s-most-controversial-quantum-computer-1.21353 

Bu işlemci gücüne sahip yapay zeka programları belki şimdiden mevcut bile…

Temel bilimlerde ve matematikte kim öndeyse geleceğin onun olduğu daha ne kadar açık olabilir bilemiyorum.

 

 

ABD Enerji İhtiyacının Üçte İkisini Buharla Çözen Türk

Bir kaç yıldır beni oldukça rahatsız eden bir konu var… Medyanın gerçek bilim haberlerine vermek bir yana dursun, yurt içinde ve dışında çok önemli gelişmelere imza atan ve gündem olan bilim insanlarımızı da es geçmesi… Bu çok dramatik bir hale geldi artık. Sıradan bir popüler bilim takipçisinin (New Scientist, Scientific American, Nature vb. dergilerin takipçileri diyelim) dahi hemen fark edebileceği ve Türk bilim insanlarının imza attığı gelişmeler Türkiye’de hiç haber olmuyor… Bunun bir örneğini daha yeni 3-4 ay önce yaşadık:

https://cangurses.wordpress.com/2017/06/27/100-yillik-bir-fizik-problemi-ve-dunyadan-habersizligimiz-uzerine/

…..

Bu son gelişme hakkında ise bir iki haftadır özellikle dikkat edip bekledim… Ülke gündemi hareketli vs. acaba yer bulur mu vs. diye… Zannediyorum bir tane ajans ya geçti ya geçmedi… Ve ana akım ya da alternatif medyanın hiç bir köşesinde haber olmadı…

Üstelik bu gelişme o kadar ihtiyacımız olan bir konuda ki!..

Doç. Dr. Özgür Şahin’in ABD’de Columbia Üniv.’deki ekibiyle birlikte geliştirdiği yeni enerji üretimi metodu aslında bir iki yıldır gündemde… Anlaşılan o ki makalelerin yeni kabul edilmesiyle yeniden gündeme oturmuşlar:

https://www.technologyreview.com/s/608949/evaporation-engines-could-produce-more-power-than-coal-with-a-huge-caveat/

https://www.newscientist.com/article/2148623-energy-from-evaporating-water-could-rival-wind-and-solar/

Özetle; mühendislik, biyoloji ve biraz da fiziği birleştiren çok inovatif bir çalışma…

Buharlaşmadan enerji etme!.. Özellikle barajlarda, göletlerde vs. her saniye yüksek miktarda buharlaşma mevcut… Dr. Şahin ve ekibi bir şeyin daha farkına varıyor; bakteriyel sporlar, nemli havada nemi alıp genişliyor, nem azalınca da eski haline dönüyor… Yani aynı bir kas hareketi gibi, ortamdaki nem miktarı bakteriyel sporların genişleyip büzülmesine sebep oluyor.

Sporların bu özelliğini, buharlaşan su ortamlarında kullanarak, adeta bakterilerden yapılmış bir su buharı motoru yapmışlar!.. Adeta biyolojik bir motor… Hesaplarına göre ABD’deki enerji ihtiyacının 2/3’ünü karşılayabilecek bir inovasyon bu!..

……

Enerji ihtiyacının artık bu kadar gözle görülür olduğu, saatleri bile bu duruma göre adapte etmek zorunda kaldığımız bir ortamda Türkiye’deki bir üniversiten mezun olup ABD’de çalışırken böyle bir ürün geliştirmiş bir bilim insanımız var… Herkes onu konuşuyor ve bizim haberimiz yok ya da görmezlikten geliyoruz.

Bu artık cahillikte kaçıncı seviye bilemeyeceğim ama bizi bir şey bitirecekse bu kafamızı kuma gömüşümüz bitirecek…

Doğanın Geometrisi (2) – Fraktallar

Geçenlerde ‘Doğanın Geometrisi ve Minimal Yüzeyler‘ üzerine yazdığım yazının hem öncesinde ve hem de sonrasında altın oran ve fraktallarla ilgili de bazı istekler olmuştu…

Bugün tesadüfen izlediğim bir video ile bu fraktallar ve altın oran konusunu birleştiren ufak not şeklinde bir şeyler karalamak istedim.

Fraktallar aslında ta 17. yüzyıldaki matematiksel çalışmalarda karşımıza çıkmasına rağmen, ‘Fraktal’ terimini ortaya koyup teorisini de netleştiren çalışmaları yapan kişi, 1980’lerde Mandelbrot isminde bir matematikçi.

……..

Bugün ilk defa Mandelbrot Kümesi denilen fraktal yapı ile karşılaşıp etkilendiğim için hakkında bir şeyler yazmak istedim.

Maldelbrot kümesinin tanımı şu:

{\displaystyle f_{c}(z)=z^{2}+c} ; c bir kompleks sayı olmak üzere z=0 noktasından iterasyonu yapıldığında sonsuza gitmeyen her c sayısı Mandelbrot kümesinin içinde oluyor.

Basit bir örnek ile; c=-1 ise; f(0) = -1… Bir iterasyon sonra f(-1)=0; İkinci iterasyon f(0)=-1 vs. görüyoruz ki sonsuza gitmiyor…

Bu koşulu sağlayan kümenin kompleks düzlemdeki grafiği şöyle oluşmakta:

fr1.pngfr2.png

Şimdi bu yapının kendisine zoom yapıldığında göreceğiz ki:

 

fr3fr4fr5.png

Aynı yapı kendini tekrar ediyor. Bu zaten fraktalların matematiksel tanımı gibi; Kendi içinde birbirini tekrar eden geometrik yapılar.

……

Mandelbrot kümesinin oluşturduğu şekle bakınca ilginç bir durum gözlemek mümkün:

Dikkatli bakıldığında her yuvarlak bölümün üzerinde bazı dallanmalar olduğunu görmek mümkün. Büyük yuvarlaktan başlanarak sayıldığında, her bir şeklinde üzerindeki dallanma Fibonacci serisindeki sayıları veriyor!

fr6.png

Fibonacci Serisi de bilindiği gibi Altın Oran ile doğrudan alakalı olan sayı dizisi.

…..

Doğada da pek çok yerde buna benzer fraktal yapıların oluştuğunu gözlemek mümkün:

 

Brokoliden yüksek voltaj verilmiş cama; yaprakların yapılarından hava kabarcıklarına kadar…

Önceki ‘doğanın geometrisi’ yazısında doğada bazı şekillerin oluşmasının fiziksel bir optimizasyon gereği olabileceğinden bahsetmiştik… Bu fraktalların oluşmasının ve doğanın hemen her yerinde gözlenmesinin sebebininde benzer olduğunu düşünmekle beraber zannediyorum bu başlı başına bir yazı konusu.

Yine de Fibonacci dizisinin bu denli sık karşımıza çıkmasının temel sebebi beni oldukça meraklandırıyor…

…….

Benim de yeni yeni  öğrenmeye başladığım bu yapılar hakkında biraz daha detaylı matematik için:

 

 

TEOG’un kaldırılması hakkında sorular/cevaplar ve bir tahmin…

Malum son bir kaç gündür ülkenin gündemini değişen sınav sistemi meşgul ediyor… Oldukça doğal çünkü görünen ilk gerçek;

Yeni sınav sisteminin (ya da sınavsız sistemin) ne olacağı tam olarak netleşmeden TEOG’un kaldırıldığı.

Şimdi şunu öncelikle belirteyim ve zaten daha önce defalarca yazdım. Türkiye’nin parametrelerine bakalım;

  • Mevcut nüfus ~80 milyon
  • Nüfus büyüme oranı ~%1.4
  • Toplam öğrenci sayısı ~23 milyon

Bu şartlar altında, nüfusu bu kadar hızlı büyüyen bir ülke için, her yaş grubunda merkezi sınav sistemi olmadan bir çözüm üretmek imkansıza yakın… Özellikle de şimdiki gibi ön hazırlık olmadan.

Sınavsız alternatiflere bakalım:

  1. Her okul kendi sınavını yapacak: Bunu konuşması bile bana garip geliyor… Ne olacak? Dezavantajlı bölgelerde okuyan gençler, aileleri ile beraber İstanbul, Ankara, İzmir turu yapıp okul okul sınava mı girecek?

Bu soru bile bu ihtimali daha derin analiz etmeyi düşünmemi engelliyor.

      2. Nota Dayalı Sistem: Okullar arasındaki uçurum, eğitimdeki kalite farkı, not vermede doğacak devasa standart sapmalar vs. Sade nota dayalı bir sistemin getireceği eşitsizlikleri düşünmek bile acı. Zaten daha önce belli oranda süper liseler vs. ile denenmiş ve vazgeçilmiş bir seçenek. Tamamen nota dayalı bir sistem ise açıkça notların satın alındığı bir yapıya kadar götürür eğitim sistemini.

     3. Temel becerilere dayalı öğrenci seçme: Bunun da altyapısının olmadığı, özellikle de dezavantajlı bölgelerdeki okullarda bu kavramın tanımı bile olmadığı çok açık… Amerika’da bile kısmen gerçekleşen bir sistemin burada altyapı hazırlığı dahi olmadan yapmaya çalışmak olasılık dışı…

    4. Yerel Bazlı Yerleştirme: Bunu sona sakladım, çünkü bir şekilde bu yöntemin bir versiyonunun gerçekleşeceğini düşünüyorum (ve bu tahminimde yanılmayı çok istiyorum)

Şöyle bir bakıp:

i) Türkiye’de özellikle son yıllarda büyüyen okul gruplarının her ilde ardı ardına ne kadar hızlı okul açtıklarını;

ii) Yerel eğitim programı kavramının; yani Türkiye’nin farklı bölgelerinde, ihtiyaca göre farklı müfredatlar, bu aralar tekrar popülerleşmesini;

iii) MEB’in yeni bazı düzenlemeleriyle ortaya çıkan; bir çok ilçede sadece belli tip okulların açılabilme durumunu;

gördükçe gidişatın bu şekilde olma olasılığı benim gözümde büyüyor…

Yani, yerel bazda seçenekler ‘ya belli özel okul grupları ya da belli tip devlet okulları’ olacak… Bu bazı yerlerde doğal olarak sadece devlet okulları seçeneğini de beraberinde getirecek.

Yalnız konu eğitim olunca bazı şeyler unutulmamalı:

  • Eğitimde ilk ve son şart, her zaman ve her şekilde ‘Fırsat Eşitliği’ olmalı
  • Yerel bazlı yerleştirme gerçekleşecekse; çocukları için her şeyi yapmayı göze almış ailelerin küçük şehirleri terk edip büyük şehirlere göçmeyi ciddi ciddi düşünmeye başlayacağı; hatta mümkünse yurt dışına çıkarmak dahi isteyebileceği göz ardı edilmemeli
  • Bu belki şu an herkesin en son umurunda olan konu ancak ülke ekonomisi için çok önemli olduğunu düşündüğüm bir mevzu… Eğitim, Türkiye’de muhtemelen potansiyeli en az değerlendirilen sektör. 23 milyon öğrenci ve ailelerinin vazgeçmeyeceği tek konu (sağlıkla beraber). Ancak eğitime yapılan, hem özel hem devlet yatırımlarının neredeyse tamamı okullaşma üzerine. Düşünün, Dünya Bankası’nın 2030’ların en büyük şirketinin bir dijital eğitim şirketi olacağını öngördüğü bir devirde bizde bu sektör henüz yok bile.

Sebebi de çok açık değil mi?!

Ortalama her iki yılda bir sistemin değiştiği bir sektörün yatırım alması mümkün mü?

Yapanlar da zaten karlılığın en garanti olduğu ‘okullaşma’ yöntemiyle büyüyor…

Güzel söylüyorsun da kardeşim, ‘Çare önerin var mı?’ diyecek olursanız… Evet var:

Öncelikle ne yazık ki ‘merkezi sınav sistemi’nden kaçamayacağımız gerçeğini kabul edelim. Eğitimde çok başarılı ülkeler olan ve dinamikleri bize benzeyen Güney Kore, Çin vb. ülkelerde bu gayet başarılı yürüyor.

‘Ama Finlandiya’da…’ ile başlayan bir cümleyi duymak dahi istemiyorum artık çünkü ülke dinamiklerimiz arasında bu kadar uçurum olan Finlandiya’dan örnek veren bir eğitimciyi ciddiye almam mümkün değil ne yazık ki… Unutun artık şu Finlandiya hikayelerini!

Merkezi Sınav gerçeğinin kabulünden sonra oturup bu sınavın nasıl olması gerektiğini, neleri ölçmesi ve nasıl ölçmesi gerektiğini konuşabiliriz. Çünkü evet bu ölçmenin metodu kesinlikle TEOG değil ama bunun çözümü de ne yazık ki sınav gerçeğini tümden kaldırmak değil korkarım ki…

Bireyleri cezalandırmadan yetenek ölçen, onları farklı yetenek/beceri gruplarına ayırabilen bir sınav sistemi gayet mümkün. Ve bunu altyapısını da hazırladıktan sonra 3. seçenek olan beceri bazlı portfolyo sistemi ile birleştirmek de mümkün.

Prensipte ABD’deki üniversitelere giriş, nasıl SAT/ACT sınavları + öğrenci portfolyosu ile gerçekleşiyorsa burada da yapmak mümkün ancak işin merkezi sınav ayağını tamamen kaldırırsak korkarım ki imkansızı istemiş oluruz.

Satranç ve Türkiye’de Eğitim üzerine…

Dün, Satranç Federasyonu ile birlikte Maçka Sanat Parkında çok güzel bir etkinliği ortaklaşa gerçekleştirdik… Bu etkinlik muhtemelen sosyal medyayı kullanarak yaptığım en işe yarar şey olabilir :)..

#sokaktasatrancvar haftası kapsamında Maçka Parkına masalar sandalyeler kuruldu; satranç takımları ve saatleri yerleştirildi ve isteyen her gönüllü ile satranç oynandı.

Kısa kısa gözlemlerimi yazmak istedim:

  • 7-12 yaş arası bir çok çocukla oynadım. Arada yoldan geçerken katılanlar, duyup gelenler vs. Öncelikle şunu söylemeliyim ki; çocuklarda, özellikle de 7-8 yaşındakilerde, oyun seviyesi açısından dikkat ettiğim tek şey odaklanma ve farkındalık… Çocukların neredeyse tamamı uzun süreler boyu tahtaya odaklanmayı doğal olarak gerçekleştirebiliyor. Aileler, normal şartlarda iki laf dinletemedikleri (!) çocukların satranç oynarken yarım saat, bazen 1 saat kadar bir oyuna kendi istekleriyle odaklanmalarının önemini görsün isterim.

Fotoğraflar için: https://www.instagram.com/p/BZJR2dUAYLi/

  • Çocuklardan biri, ismi Kaan ve 7 yaşında, bol bol turnuvalara katılıyormuş. Ve özellikle konsantrasyon süresi en çok dikkatimi çeken çocuk oldu. Ailesi de destekliyormuş bu ilgisini.

kaanchess.png

İşini ciddiye almasını çok sevdim. Zaten yüz ifadesinden de belli :)..

Diğer bir genç, ismi Ali ve 12 yaşında

Onunla da uzun uzun maç analizi yaptık ve bana mısın demedi. Hatta tahtadaki en son pozisyonun resmini çektirdi babasına, daha sonra evde incelemek için.

……

Geçen gün Twitter’da, böceklere ilgisi yüzünden okulda alay edilen 7 yaşındaki kızını cesaretlendirmek için konunun uzmanı bilim insanlarına mektup yazan ailelerle ilgili bir şey paylaşmıştım:

Dün de gördüklerimden sonra gerçekten tek diyebileceğim şu ve aileler bunu çok iyi düşünsün isterim:

Çocuğunuzun ilgili olduğu herhangi bir konuyu onun için mahvedebilir veya araştırıp/soruşturup onu cesaretlendirebilirsiniz… Seçim sizin.

Bu yaştaki çocukları herhangi bir amaç için; yemek yemek  için bile!, bir masaya 1 saat oturtmanın zorluğunu çoluk çocuk sahibi insanlar benden iyi bilirler… O yüzden ilgi alanını bu yaşta keşfetmişse, aile, ‘bu çocuk ilerde satranca daha da merak sarar ve derslerini aksatır mı?!’ diye sakın düşünmesin… Derslerine zararından çok faydası olacağı kesin.

Bir ailenin tek görevi var zaten; çocuk kendi kendine bir ilgi alanı seçmişse bunu elinden geldiğince maddi/manevi desteklemek. Bu kadar basit.

  • Belirtmeden geçersem olmayacak… Çocuklar arasında yine 7 yaşındaki Dila’yı çok sevdim :).. Daha öğreneli bir ay olmuş ama benle uzun uzun analiz yaptı. Ve bu yaşta bu kadar sosyal ve güler yüzlü bir çocuk yetiştirdikleri için ailesi mutlu olmalı.

………….

Tüm gün boyunca çocuklarla/gençlerle satranç oynayıp eve geldiğimde kendimi çok yorgun ama iyi hissediyordum… Ta ki Twitter’da Umut’un şu paylaşımını görene dek:

Dün oynadığım çocukların yaş grubu için hazırlanmış bir ders kitabı içinde gerçekten akla hayale gelmeyecek yanlışlar. Bazıları öyle yanlışlar ki, bu kitabı sokaktan geçen birini çevirip yazdırsanız o yanlışları yapmaz.

Bu son zamanlarda üst üste çıkan okul kitaplarıyla ilgili haberler beni gerçekten çok düşündürüyor. Bilimsel konularda çocukların daha o yaşta kafalarında yanlış bilgiler oluşturmak en büyük suç olmalı…

Bu tarz kitapların sadece yanlış bilgi içermekle kalmayıp, potansiyel ilgili çocukların da ilgisini körelttiği ortada… Hem de daha 7 yaşındayken.

Yukarıda bir çocuğun herhangi bir konuya ilgiliyken ne kadar odaklı olabileceğini anlattıktan sonra bunları görünce ne yapacağını bilemiyor insan…

Eğitim işinin en basit prensipleri aynı zamanda en bariz olanları:

i) Aile, çocuğun ilgi alanını desteklemek için elinden geleni yapacak

ii) Eğitimle ilgili karar alıcı ve uygulayıcılar, çocuğa herhangi bir konuda yanlış bilgi vermeyecek.

bu iki en temel gereksinim olmazsa olmazlar…

Okul kitapları ve özellikle de fen/matematik alanlarında olanlarla ilgili bir iyileştirme çalışması kesinlikle şart gibi görünüyor. Bu çocukların bu seviyede bir eğitimin çok üzerini hak ettiği kesin.

 

Not: Dün etkiliğe uğrayan Milli Takımlar altyapı baş antrenörü Yakup Erturan’a ve Federasyon’dan Başak, Fatoş ve Selda hanımlara da organizasyonun gerçekleşmesini sağladıkları için ayrıca çok teşekkürler.

Yapay Zeka, Yüz Tanıma Teknikleri ve bir soru…

Geçen gün beni oldukça şaşırtan bir habere denk geldim:

https://www.washingtonpost.com/news/morning-mix/wp/2017/09/12/researchers-use-facial-recognition-tools-to-predict-sexuality-lgbt-groups-arent-happy/?utm_term=.5defe22a9d5d

Stanford Üniversitesi’nden bilim insanları, bir bireyin 5 tane resminin analizinden cinsel yönelimini(!) %90 bilen yapay zeka geliştirmiş…

Artık yüz tanıma tekniklerinin yapay zeka algoritmaları ile birleştiği ve bireyin görüntüsü/yüz ifadesinden suç analizinin/sağlığının/ruhsal durumunun vb. çok yüksek yüzdeyle yapılacağı bir çağın içindeyiz… Bu böyle.

Daha yeni tanıtımı yapılan iPhone kamerasının yüz tanıma özelliği, tüm dünyada bu bağlamda konuşuluyor. Çektiğiniz resimlerin/videoların, sildikleriniz ve sosyal medyada paylaşmadıklarınız da dahil olmak üzere, analizini yapabilen bir cihaz olabilir elinizdeki…

Özellikle İngiltere gibi ülkelerde oldukça yaygın olan sokak kameralarının bu özelliklere sahip olmayacağını da garanti edemeyiz… Yüz tanıma ile suç/ruhsal durum ve bahis konusu araştırmada olduğu gibi cinsel yönelim analizi yapabilen yapay zeka destekli kameralar…

Şimdi benden bir soru;

Günlük yaşamımızın artık içinde olan otonom araçlarla ilgili çok klasik ve tartışılan bir soru var; Araç, kaçınılmaz bir kaza durumunda iki insandan birini tercih etmek zorunda kalsa (genç-yaşlı/ daha çok/az sakat kalma olasılığı olan vs.) nasıl karar verecek?!

Peki bu kamera özelliğine sahip bir otonom araba, kazada zarar vereceği insanı seçerken ya suçlu potansiyeline de bakarsa?!

Yapay zekanın hem çok iyi ve hem de çok yanlış yönlere doğru hızla gittiği bir zaman yaşıyoruz…

Üzerine daha detaylı yazacağım ancak şimdilik bana düşündürdüğü temel sorular bunlar…