Kara Delikler Yazı Dizisi

Bu yazı Kara Delikler hakkındaki serideki üç yazının birleştirilmiş halidir…

Aynı görelilik serisinde yapmış olduğum gibi sonradan yapacağım muhtemel eklemeler için total bir yazı olması amacıyla hepsini birleştiriyorum.

……………….

Bir önceki hafta Özel/Genel Görelilik yazı dizisinin:

https://cangurses.wordpress.com/2017/09/11/einstein-ozel-genel-gorelilik-kuramlari-yazi-dizisi/

en doğal devamı muhtemelen kara delikler; o yüzden bu seride kara delikleri ve özelliklerini inceleyeceğiz.

……..

Kara deliklere bir çok açıdan yaklaşmak mümkün:

  • Matematiksel olarak; biliyoruz ki genel görelilik prensipleri bize Einstein Alan Denklemini veriyor. Einstein, Genel Görelilik makalesini yazdıktan sonra bu denklemin farklı metriklerde/geometrilerde çözümleri yıllar içinde çıkmaya başlıyor… Yalnız görülüyor ki Einstein denklemini çözen metrikler, bazı noktalarda tekillikler ihtiva ediyor. Yani belli koordinatlarda, denklem sonsuza gidiyor… Matematiksel olarak kara delik kavramının varlığı ta bu ilk çözümlerden kafaları karıştırmaya başlamış.
  • Astrofizik açısından bakıldığında, ‘bazı yıldızların’ belli bir aşamadan sonra kendi içlerine çökmeye başlayıp süpernova patlamaları yaşayacağı da neredeyse bir asır önce hesaplanmış bir şey.

Ancak gelin biz basit bir düşünce deneyi ile başlayalım:

Okumaya devam et

Reklamlar

Nedir bu Kara Delikler? – Holografi

Bu yazı kara delikler üzerine yazdığım giriş seviyesindeki serinin son bölümü olacak…

Önceden izafiyet üzerine yazdığım seri gibi hepsini birleştirip total bir yazı olarak da post edeceğim. Hem sonradan bu yazılara bazı eklemeler yapacağımı bildiğimden hem de bütünsel olması açısından bunu gerekli görüyorum.

Önceki yazıda:

https://cangurses.wordpress.com/2017/09/24/nedir-bu-kara-delikler-enformasyon-paradoksu/

Kara deliklerin, Hawking ışıması ile, prensipte eriyip yok olabileceğinden ve dolayısıyla o zamana dek yuttukları maddenin (enformasyonun) nereye kaybolabileceği (eğer) sorunsalından bahsetmiştim…

Bu mevzu hala açık bir problem bu arada. O yüzden az sonra okuyacaklarınızın çoğu anlamlı ancak kesinliği olmayan öneriler.

Ortada bir gerçek var ki; kara delikler Genel Görelilik ile Kuantum Fiziğinin kesiştiği ender fenomenlerden… Enformasyon paradoksunun açıklaması da bu iki kuramı mantıklı şekilde birleştiren bir teorinin varlığıyla gerçekleşeceğinden, kara delikler fizikçiler için çok önemli bir oyun alanı.

……

Bu paradoksu ortadan kaldırabilecek belli başlı iki önerme mevcut:

  1. Kara deliğe giren 1 birim enerji (ya da bilgi), onun entropisini doğal olarak artıracaktır. Önceki yazıda gördük ki karadeliğin entropisi olay ufkunun yüzey alanı ile doğrudan orantılı. Bu çok önemli bir gözlem. Temel olarak 3 boyutlu bir yapının tüm özelliklerini onu çevreleyen yüzey alanı ile temsil edebilmeye götüren Holografi Prensibine taşıyor bizi..

Şöyle ki… Kara deliğin dışındaki biri enformasyonu kara deliğin yüzeyinde birikmiş ve Hawking radyasyonu ile dışarıya veriliyor olarak; Kara deliğin içindeki biri de enformasyonu kara deliğin tamamen içindeymiş gibi algılıyor olarak kabul edebiliriz. Bu iki gözlemcinin iletişim kurması mümkün olmadığından ortada aslında bir paradoks da yok demektir. Ancak bu az önce bahsettiğim Holografi Prensibinin varlığını kabul etmek anlamına geliyor… Yani 3 boyutlu ve kütle çekimi olan bir ortamı 2 boyutta yani kütle çekiminin bahsinin dahi olmadığı bir yüzeyle temsil edebilmeyi açıklamamız lazım.

Her ne kadar biraz ütopik görünse de bu prensibi destekleyecek önemli teorik çalışmalar mevcut. Örneğin; kütle çekimi ve kuantum kuramını birleştiren Sicim Teorisinin bir alt boyutta ve kütle çekimi içermeyen kuantum teorileriyle temsil edilebildiği 90’ların sonunda keşfedilmiş önemli bir buluş… ( biliyorum burası biraz laf kalabalığı gibi ancak prensipte siz şunu alın; Holografi Prensibi teorik olarak mümkün görünüyor)

kd12.png

2. Diğer bir iddia da; Holografi seçeneğinin kendi içinde bir paradoks taşıdığı üzerine… Eğer kara deliklerin radyasyon yayarak buharlaşması doğru ise bu sürecin ortasında kara deliğin yüzeyinden çıkan bilginin fazlalığı yüzünden; kara deliğin yüzeyinin iç bölgesini temsil edemeyeceği… Ve bu yüzden kara deliğe düşen bir gözlemcinin aslında söz konusu bile olamayacağı (!) yani olay ufkunun aslında asla girilemeyen bir ‘koruma kalkanı’ olduğu yönünde…

Yalnız bu iddia eğer doğruysa kara deliklerin olay ufkundan sonra bir de iç bölgesi olduğuna dair mevcut Genel Görelilik kuramının tamamen değişmesi gerekmekte(!)

kd13.png

Zannediyorum yüzeysel de olsa, kara deliklerin neden Genel Görelilik ile Kuantum Teorisinin kesişim noktasında olduğunu anlatabildim bir miktar…

Bu konu genç fizikçiler için açık bir alan. Bu paradoksu açıklayacak kuramı geliştirecek kişi muhtemelen bilim tarihine adını da altın harflerle yazdıracaktır.

Konuyla ilgili daha az teknik ancak eğlenceli bir video için:

…………

Bu arada bu yılın sonunda çok yüksek ihtimalle ilk defa bir kara deliğin resmini çekmiş olacağı(!).. Yani gerçekten bir olay ufku mevcut mu değil mi; etrafında neler olup bitiyor… İlk defa görsel bir kanıt elimizde olacak. Ve projenin odak noktalarından biri de dünyaca ünlü astrofizikçimiz Feryal Özel.

Detayını twitin devamında öğrenebilirsiniz:

Nedir bu Kara Delikler? – Enformasyon Paradoksu

Önceki yazıda kara deliklere dair temel kavramların üzerinde durduğumuz bir giriş yapmıştık;

https://cangurses.wordpress.com/2017/09/23/nedir-bu-kara-delikler/

Kara delik nedir; nasıl ve neden oluşur; olay ufku nedir vb. kavramları kısaca anlatmaya çalıştım…

Bu yazıda biraz daha komplike konular üzerinde duracağız… Hatta üzerinde duracağımız konulardan bazıları halen açık problemler olacak. O yüzden sonlara doğru anlaşılması zor gelirse şaşılacak bir durum yok; dünyada kimsenin tam olarak anlamadığı bir konuyu konuştuğumuzdan!..

……..

Öncelikle eğitim/sınav sistemi ve etrafında dönen konularla ilgili bunca gelişmenin yaşandığı bu günlerde bu haftanın konusunun kara delikler olması tesadüfen de olsa manidar :).. Arasaydım da daha iyi bir metafor bulmakta zorlanabilirdim.

……..

Şimdi, kara deliklerle ilgili bir kaç konuyu ayrı ayrı ele alacağım. Hepsi ara ara işimize yarayacak.

Önce kara deliğe düşen birinin kendi deneyimi ile dışarıdan birinin gözlemi arasındaki farkı inceleyelim. Alttaki imajda A ve B gözlemcisi bir uzay aracının içinde giderken A bir anda araçtan atılıyor, B ise araçla beraber gitmeye devam ediyor.

kd7.png

Bu bir zaman-pozisyon grafiği; ortadaki çizgi ışık hızını (c) temsil ediyor. Roketimiz o yüzden ancak asimptot şeklinde yaklaşabiliyor bu hıza.

Şimdi her iki gözlemci açısından duruma bakalım. A gözlemcisi roketten atıldıktan sonra, tam atılma anındaki sabit hızla siyah çizgi yönünde hareketine devam eder…

Ve yolculuğu boyunca, B’yi hep görebilir çünkü B’den gönderilen ışık (mavi ile) hep A’nın çizgisini kesecek şekildedir. A gözlemcisi, B’nin pozisyonunu her zaman gözleyebilir…

Fakat dikkat edilirse, aynı şey B için geçerli değildir. B gözlemcisi A’ya baktığında, A’dan gelen ışık (kırmızı ile) grafikte sarı ile gösterilen noktaya dek B’ye ulaşır ancak sonrasında B, A gözlemcisinden gelen hiç bir ışığı gözleyemez. Dikkat ederseniz A’dan giden ışığın B’ye ulaşması için çizmemiz gereken çizgilerin hepsinin eğimi, ışık hızı çizgisinden fazla olmak zorunda ki bu da ışık hızından daha yüksek hız anlamına geldiğinden imkansız olacaktır.

Not: hemen ara bir not olarak belirteyim, hem kırmızı hem de mavi çizgilerin A’dan B’ye B’den A’ya gönderilen ışığı temsil ettiğini; dolayısıyla  x-t grafiğindeki eğimlerinin asla ışık çizgisinin eğiminden fazla olamayacağı aklınızda bulunsun. O yüzden dikkat ederseniz kırmızı çizgiler ışık çizgisine paralel; maviler de onunla 90 dereceye tamamlayan cinsten (yani ters yönde ama eşit)

Dolayısıyla grafikte sarı ile gösterilen noktaya kadar B’nin A’yı gözlemlemesinden bir sorun yok ama sonrası için var. Fakat ufak bir nüans daha mevcut:

Dikkat edilirse A gözlemcisi sarı noktaya gelene dek, A’dan B’ye gönderilen ışık, neredeyse ışık hızına yaklaşan B’ye gitmek için hep daha çok mesafe almak zorunda. Öyle ki A sarı noktaya çok yaklaştığında, bunun B gözlemcisindeki algısı A’nın hep daha da yavaşladığı yönünde olacak… Ve sarı noktayı aslında hiç geçemediğini gözleyecektir!

………

Bu örneği verdim çünkü bahsettiğim şey tam olarak kara deliğe düşen bir gözlemciyle ona bakan ikinci bir gözlemcinin yaşadığı durumun aynısı!

kd8

A gözlemcisi kara deliğe doğru hızla giderken, kesikli çizgiyle gösterdiğim ‘olay ufkuna’ kadar, B gözlemcisi onu ilerliyor olarak görür… Ancak olay ufkuna yaklaştıkça A’nın git gide daha yavaş hareket ettiğini gözlemler ve onun referans noktasında A asla olay ufkunu geçmez… Halbuki A gözlemcisi çoktan olay ufkunu geçmiş ve kara deliğin inanılmaz çekim gücünde eğer o zamana dek parçalanıp ölmediyse tekillikte kaybolmuştur bile.

Not: Bir önceki örnekte B cismi ışık hızına yakın ivmelenirken bu örnekte duruyor, iki örnek nasıl benzeşir?! diyebilirsiniz… Güzel soru olur, ilk örnekte B’nin ışık hızına ivmelenerek yaklaşmasının etkisini kara delik örneğinde, kara deliğin etrafındaki uzay zamanı bükmesi sonucunda A’nın yaşadığı etkiyle kıyaslayabiliriz.

Böylelikle kara deliklerle ilgili ilk ilginç gözlemimizle karşı karşıyayız.

Ancak daha enteresan şeyler var bu gök cisimleri hakkında:

Örneğin:

kd9.png

Formüllerin ispatlarına girmeyeceğim çünkü argumanın kendisi daha önemli. Öncelikle kara delik entropisinin olay ufkunun yüzey alanı ile ilişkili olmasının çok önemli bir sonucu var:

Kara deliğe eklenen bir birim enerji, entropinin artmasına ve yüzey alanının genişlemesine sebep oluyor.

Kuantum fiziği, kara deliği sadece entropi ve sıcaklık sahibi olmasına değil başka ilginç durumlara da yol açıyor. Örneğin, kuantum fiziği evrende sürekli parçacık-antiparçacık ikililerinin oluştuğu ve bunların birbirlerini de anında yok ettiğini öngörür… Şimdi tam olay ufkunun dışında da parçacık – antiparçacık ikilileri oluştuğunu düşünelim; yalnız bu ikililer normaldeki gibi birbirini yok edemeden biri kara deliğin içine çekilecek diğeri de ışıma şeklinde olay ufkunun yüzeyinden yayılacaktır.

Hawking Işıması adı verilen bu etkinin yarattığı çok ilginç bir paradoks mevcut:

Hawking ışıması, olay ufkunun yüzey alanından enerji götürdükçe, olay ufkunun gittikçe küçülmesine ve bazı küçük boyuttaki kara deliklerin en sonunda yok olmasına yol açabilir!..

Bu durumda elimizde kuantum etkilerinin yarattığı yüzey ışıması sonucu buharlaşmış bir kara delik sorunsalı olur…

kd10.png

Bu bir sorunsal çünkü temel soru şu:

Peki o zamana dek kara deliğin yuttuğu her şeye ne olur?!

Enformasyon Paradoksu adı verilen bu ikilem, özetle kara deliğin o zamana kadar yuttuğu her şeyin bilgisinin bir anda kaybolmasını, fiziğin temel kuralları dahilinde nasıl açıklayabileceğimiz üzerine…

  • Kara delik dediğimiz oluşumu, klasik bir teori olan Genel Relativite ile bulduk.
  • Kara deliğin sınırı diyebileceğimiz Olay Ufku etrafında, Kuantum Fiziğinden kaynaklı bazı ışımalar olabileceğini keşfettik (Hawking Işıması)
  • ‘Yüzeydeki’ bu ışımaların kara deliğin olay ufkunu gittikçe daraltacağını ve sonunda kara deliğin buharlaşıp uçabileceğini gördük.
  • Peki kara deliğin o zamana yuttuğu şeylerin bilgisi nereye kayboldu?!

Evrende hiçbir bilginin, aynı enerji gibi, kaybolmadığını düşünürsek bu paradokstan nasıl çıkarız?!

…….

İşte kara delikler, ortaya koydukları bu zor sorular sayesinde Genel Görelilik ile Kuantum Fiziğinin tam kesişimindeki en önemli objeler… Bu iki teoriyi sağlıklı bir şekilde birleştirecek her kuramın bu paradoksları da doğal olarak çözmesi gerektiğinden bir barometre görevi görüyorlar.

Sonraki yazının konusu işte bu Enformasyon Paradoksu ekseninde olacak.

 

 

Nedir bu Kara Delikler?!

Bir önceki hafta Özel/Genel Görelilik yazı dizisinin:

https://cangurses.wordpress.com/2017/09/11/einstein-ozel-genel-gorelilik-kuramlari-yazi-dizisi/

en doğal devamı muhtemelen kara delikler; o yüzden bu seride kara delikleri ve özelliklerini inceleyeceğiz.

……..

Kara deliklere bir çok açıdan yaklaşmak mümkün:

  • Matematiksel olarak; biliyoruz ki genel görelilik prensipleri bize Einstein Alan Denklemini veriyor. Einstein, Genel Görelilik makalesini yazdıktan sonra bu denklemin farklı metriklerde/geometrilerde çözümleri yıllar içinde çıkmaya başlıyor… Yalnız görülüyor ki Einstein denklemini çözen metrikler, bazı noktalarda tekillikler ihtiva ediyor. Yani belli koordinatlarda, denklem sonsuza gidiyor… Matematiksel olarak kara delik kavramının varlığı ta bu ilk çözümlerden kafaları karıştırmaya başlamış.
  • Astrofizik açısından bakıldığında, ‘bazı yıldızların’ belli bir aşamadan sonra kendi içlerine çökmeye başlayıp süpernova patlamaları yaşayacağı da neredeyse bir asır önce hesaplanmış bir şey.

Ancak gelin biz basit bir düşünce deneyi ile başlayalım:

Öncelikle biliyoruz ki, örneğin uzaya roket fırlatmak istesek, dünyanın yer çekiminden kaçması ve yörüngeye oturabilmesi için belli bir hızla göndermemiz lazım. Dikkat ederseniz roketimiz sonunda yine yer çekiminden kurtulamıyor ve yörüngeye oturuyor. Daha hızlı göndersek de sonuçta çok az da olsa dünyanın çekim gücünden etkilenecek…

Temel soru şu; roketimizi hangi hızda göndermeliyiz ki dünyanın çekim gücünden tamamen kendini kurtarıp sonsuzluğa kadar gidebilsin?!

kd1

kd2

Şimdi soruyu tersinden soralım:

Dünyanın yarıçapı ne olmalı ki ışık bile ( c=300000 km/sn hızıyla ) kaçamasın?!

Yine yukarıdaki denklemi kullanarak:

kd3

Dünyanın tüm kütlesini 8 mm’lik bir yarıçapa sığdırmak tabii biraz ütopik bir düşünce… Bir gezegenin veya daha geniş çerçevede bakarsak bir yıldızın bu duruma gelmesi biraz imkansız gibi…

Ya da değil mi acaba?!

1920’lerde astronomlar bazı yıldızların, boyutlarına göre inanılmaz yoğunluklarda olduğunu gözlemeye başlamış… Örneğin Sirius B’nin güneşin yoğunluğunun milyonlarca kat yoğun olduğu gözlenmiş. Bu da akıllara fiziken bu yıldızların nasıl bu yoğunlukta stabil olarak kalabildiği sorularını getirmiş. Şöyle ki;

Yıldızlar temelde yüzeylerindeki yoğun kütle çekimini içlerindeki nükleer reaksiyonlarla dengeleyen gök cisimleri… Yani içlerindeki nükleer reaksiyonlar bir nevi yakıtları gibi. Bu yakıt tükenmeye başladıkça kendi kütle çekimlerinin getirdiği baskı sonucu hacimleri küçülmeye başlıyor. Hacimleri küçüldükçe, nükleer reaksiyonların gerçekleştiği merkezlerindeki elektronların yarattığı bir ters basınç kuvveti doğuyor. Bunun da temel sebebi şu; kuantum fiziğinin en temel prensiplerinden Pauli Dışlama İlkesine göre iki elektron aynı enerji seviyesinde bulunup aynı özelliklere sahip olamaz (kabaca)…

Kütle çekiminin etkisiyle hacmin küçülmesi ise; bu elektronları daha küçük bir hacme sıkıştırdığından Pauli Prensibi yüzünden ister istemez bir çok elektron alt enerji seviyelerinden yüksek enerji seviyelerine çıkmak zorunda kalıyor… Bu yüksek enerjili, yani yüksek hızdaki elektronların dışarıya doğru yarattığı basınç (bir diğer ismi Elektron Dejenerasyon Kuvveti); kütle çekiminin yarattığı çöküşü dengeleyebiliyor…

1930’ların başında; ünlü fizikçi Chandrasekhar, bir yıldızın tam olarak hangi kütleye sahip olduğunda bu kütle çekimi-elektron basıncı dengesinin korunacağını hangi kütlenin ötesine geçildiğinde de içe doğru çöküşün devam edeceğini hesaplamış… Hem de Hindistan’dan İngilitere’ye bir gemi yolculuğu esnasında.

Buluyor ki bir yıldız, 1.4 Güneş kütlesinin üzerindeyse çökmeye devam ediyor; altındaysa stabil durumunu koruyabiliyor. Tabii 1.4 güneş kütlesinin üzerindeki yıldızlarda çöküşün devam etmesi demek eninde sonunda kara delik olasılığını yarattığı için Chandrasekhar’ın bu hesabı ilk başta ciddiye alınmamış (hatta Sir Arthur Eddington’ın bir konferansta açıkça dalga geçtiğine dair anlatılar da var)…

……..

Yani temelde, kütlesi, güneş kütlesinin 1.4 katı (ve üstü) olan bir yıldızın (spesifik olarak beyaz cücelerin) sonunda kendi içine doğru çökmesi kaçınılmaz. Ve bunlardan bazılarında çöküş o kadar engellenemez şekilde devam ediyor ki; uzay zamanı parçalayan yapılar olan kara deliğe dönüşüyorlar.

Bu giriş seviyesindeki yazıda ayrıca öğrendik ki temel olarak bir yıldızdan ışığın bile kaçamaması için gerekli olan yarıçap uzunluğu

kd4.png

Sonraki yazıda buna Schwarzschild yarıçapı dendiğini, Einstein denklemlerini çözen Schwardschild metriğinden de elde edilebileceğini göreceğiz. Prensipte ‘Olay Ufku’ denilen kavramın sınırlarını belirleyen yarıçapı, işte bu yarıçapıdır…

Ayrıca; Kara deliklerde enerji/entropi kavramları ile Hawking Işıması üzerinde duracağım.

Serinin 3. yazısı ise muhtemelen kara deliklerle ilgili açık problemler, kara deliğin içinde neler olduğu, kurt delikleri vb. konular üzerine olacak.

 

 

 

TEOG’un kaldırılması hakkında sorular/cevaplar ve bir tahmin…

Malum son bir kaç gündür ülkenin gündemini değişen sınav sistemi meşgul ediyor… Oldukça doğal çünkü görünen ilk gerçek;

Yeni sınav sisteminin (ya da sınavsız sistemin) ne olacağı tam olarak netleşmeden TEOG’un kaldırıldığı.

Şimdi şunu öncelikle belirteyim ve zaten daha önce defalarca yazdım. Türkiye’nin parametrelerine bakalım;

  • Mevcut nüfus ~80 milyon
  • Nüfus büyüme oranı ~%1.4
  • Toplam öğrenci sayısı ~23 milyon

Bu şartlar altında, nüfusu bu kadar hızlı büyüyen bir ülke için, her yaş grubunda merkezi sınav sistemi olmadan bir çözüm üretmek imkansıza yakın… Özellikle de şimdiki gibi ön hazırlık olmadan.

Sınavsız alternatiflere bakalım:

  1. Her okul kendi sınavını yapacak: Bunu konuşması bile bana garip geliyor… Ne olacak? Dezavantajlı bölgelerde okuyan gençler, aileleri ile beraber İstanbul, Ankara, İzmir turu yapıp okul okul sınava mı girecek?

Bu soru bile bu ihtimali daha derin analiz etmeyi düşünmemi engelliyor.

      2. Nota Dayalı Sistem: Okullar arasındaki uçurum, eğitimdeki kalite farkı, not vermede doğacak devasa standart sapmalar vs. Sade nota dayalı bir sistemin getireceği eşitsizlikleri düşünmek bile acı. Zaten daha önce belli oranda süper liseler vs. ile denenmiş ve vazgeçilmiş bir seçenek. Tamamen nota dayalı bir sistem ise açıkça notların satın alındığı bir yapıya kadar götürür eğitim sistemini.

     3. Temel becerilere dayalı öğrenci seçme: Bunun da altyapısının olmadığı, özellikle de dezavantajlı bölgelerdeki okullarda bu kavramın tanımı bile olmadığı çok açık… Amerika’da bile kısmen gerçekleşen bir sistemin burada altyapı hazırlığı dahi olmadan yapmaya çalışmak olasılık dışı…

    4. Yerel Bazlı Yerleştirme: Bunu sona sakladım, çünkü bir şekilde bu yöntemin bir versiyonunun gerçekleşeceğini düşünüyorum (ve bu tahminimde yanılmayı çok istiyorum)

Şöyle bir bakıp:

i) Türkiye’de özellikle son yıllarda büyüyen okul gruplarının her ilde ardı ardına ne kadar hızlı okul açtıklarını;

ii) Yerel eğitim programı kavramının; yani Türkiye’nin farklı bölgelerinde, ihtiyaca göre farklı müfredatlar, bu aralar tekrar popülerleşmesini;

iii) MEB’in yeni bazı düzenlemeleriyle ortaya çıkan; bir çok ilçede sadece belli tip okulların açılabilme durumunu;

gördükçe gidişatın bu şekilde olma olasılığı benim gözümde büyüyor…

Yani, yerel bazda seçenekler ‘ya belli özel okul grupları ya da belli tip devlet okulları’ olacak… Bu bazı yerlerde doğal olarak sadece devlet okulları seçeneğini de beraberinde getirecek.

Yalnız konu eğitim olunca bazı şeyler unutulmamalı:

  • Eğitimde ilk ve son şart, her zaman ve her şekilde ‘Fırsat Eşitliği’ olmalı
  • Yerel bazlı yerleştirme gerçekleşecekse; çocukları için her şeyi yapmayı göze almış ailelerin küçük şehirleri terk edip büyük şehirlere göçmeyi ciddi ciddi düşünmeye başlayacağı; hatta mümkünse yurt dışına çıkarmak dahi isteyebileceği göz ardı edilmemeli
  • Bu belki şu an herkesin en son umurunda olan konu ancak ülke ekonomisi için çok önemli olduğunu düşündüğüm bir mevzu… Eğitim, Türkiye’de muhtemelen potansiyeli en az değerlendirilen sektör. 23 milyon öğrenci ve ailelerinin vazgeçmeyeceği tek konu (sağlıkla beraber). Ancak eğitime yapılan, hem özel hem devlet yatırımlarının neredeyse tamamı okullaşma üzerine. Düşünün, Dünya Bankası’nın 2030’ların en büyük şirketinin bir dijital eğitim şirketi olacağını öngördüğü bir devirde bizde bu sektör henüz yok bile.

Sebebi de çok açık değil mi?!

Ortalama her iki yılda bir sistemin değiştiği bir sektörün yatırım alması mümkün mü?

Yapanlar da zaten karlılığın en garanti olduğu ‘okullaşma’ yöntemiyle büyüyor…

Güzel söylüyorsun da kardeşim, ‘Çare önerin var mı?’ diyecek olursanız… Evet var:

Öncelikle ne yazık ki ‘merkezi sınav sistemi’nden kaçamayacağımız gerçeğini kabul edelim. Eğitimde çok başarılı ülkeler olan ve dinamikleri bize benzeyen Güney Kore, Çin vb. ülkelerde bu gayet başarılı yürüyor.

‘Ama Finlandiya’da…’ ile başlayan bir cümleyi duymak dahi istemiyorum artık çünkü ülke dinamiklerimiz arasında bu kadar uçurum olan Finlandiya’dan örnek veren bir eğitimciyi ciddiye almam mümkün değil ne yazık ki… Unutun artık şu Finlandiya hikayelerini!

Merkezi Sınav gerçeğinin kabulünden sonra oturup bu sınavın nasıl olması gerektiğini, neleri ölçmesi ve nasıl ölçmesi gerektiğini konuşabiliriz. Çünkü evet bu ölçmenin metodu kesinlikle TEOG değil ama bunun çözümü de ne yazık ki sınav gerçeğini tümden kaldırmak değil korkarım ki…

Bireyleri cezalandırmadan yetenek ölçen, onları farklı yetenek/beceri gruplarına ayırabilen bir sınav sistemi gayet mümkün. Ve bunu altyapısını da hazırladıktan sonra 3. seçenek olan beceri bazlı portfolyo sistemi ile birleştirmek de mümkün.

Prensipte ABD’deki üniversitelere giriş, nasıl SAT/ACT sınavları + öğrenci portfolyosu ile gerçekleşiyorsa burada da yapmak mümkün ancak işin merkezi sınav ayağını tamamen kaldırırsak korkarım ki imkansızı istemiş oluruz.

Satranç ve Türkiye’de Eğitim üzerine…

Dün, Satranç Federasyonu ile birlikte Maçka Sanat Parkında çok güzel bir etkinliği ortaklaşa gerçekleştirdik… Bu etkinlik muhtemelen sosyal medyayı kullanarak yaptığım en işe yarar şey olabilir :)..

#sokaktasatrancvar haftası kapsamında Maçka Parkına masalar sandalyeler kuruldu; satranç takımları ve saatleri yerleştirildi ve isteyen her gönüllü ile satranç oynandı.

Kısa kısa gözlemlerimi yazmak istedim:

  • 7-12 yaş arası bir çok çocukla oynadım. Arada yoldan geçerken katılanlar, duyup gelenler vs. Öncelikle şunu söylemeliyim ki; çocuklarda, özellikle de 7-8 yaşındakilerde, oyun seviyesi açısından dikkat ettiğim tek şey odaklanma ve farkındalık… Çocukların neredeyse tamamı uzun süreler boyu tahtaya odaklanmayı doğal olarak gerçekleştirebiliyor. Aileler, normal şartlarda iki laf dinletemedikleri (!) çocukların satranç oynarken yarım saat, bazen 1 saat kadar bir oyuna kendi istekleriyle odaklanmalarının önemini görsün isterim.

Fotoğraflar için: https://www.instagram.com/p/BZJR2dUAYLi/

  • Çocuklardan biri, ismi Kaan ve 7 yaşında, bol bol turnuvalara katılıyormuş. Ve özellikle konsantrasyon süresi en çok dikkatimi çeken çocuk oldu. Ailesi de destekliyormuş bu ilgisini.

kaanchess.png

İşini ciddiye almasını çok sevdim. Zaten yüz ifadesinden de belli :)..

Diğer bir genç, ismi Ali ve 12 yaşında

Onunla da uzun uzun maç analizi yaptık ve bana mısın demedi. Hatta tahtadaki en son pozisyonun resmini çektirdi babasına, daha sonra evde incelemek için.

……

Geçen gün Twitter’da, böceklere ilgisi yüzünden okulda alay edilen 7 yaşındaki kızını cesaretlendirmek için konunun uzmanı bilim insanlarına mektup yazan ailelerle ilgili bir şey paylaşmıştım:

Dün de gördüklerimden sonra gerçekten tek diyebileceğim şu ve aileler bunu çok iyi düşünsün isterim:

Çocuğunuzun ilgili olduğu herhangi bir konuyu onun için mahvedebilir veya araştırıp/soruşturup onu cesaretlendirebilirsiniz… Seçim sizin.

Bu yaştaki çocukları herhangi bir amaç için; yemek yemek  için bile!, bir masaya 1 saat oturtmanın zorluğunu çoluk çocuk sahibi insanlar benden iyi bilirler… O yüzden ilgi alanını bu yaşta keşfetmişse, aile, ‘bu çocuk ilerde satranca daha da merak sarar ve derslerini aksatır mı?!’ diye sakın düşünmesin… Derslerine zararından çok faydası olacağı kesin.

Bir ailenin tek görevi var zaten; çocuk kendi kendine bir ilgi alanı seçmişse bunu elinden geldiğince maddi/manevi desteklemek. Bu kadar basit.

  • Belirtmeden geçersem olmayacak… Çocuklar arasında yine 7 yaşındaki Dila’yı çok sevdim :).. Daha öğreneli bir ay olmuş ama benle uzun uzun analiz yaptı. Ve bu yaşta bu kadar sosyal ve güler yüzlü bir çocuk yetiştirdikleri için ailesi mutlu olmalı.

………….

Tüm gün boyunca çocuklarla/gençlerle satranç oynayıp eve geldiğimde kendimi çok yorgun ama iyi hissediyordum… Ta ki Twitter’da Umut’un şu paylaşımını görene dek:

Dün oynadığım çocukların yaş grubu için hazırlanmış bir ders kitabı içinde gerçekten akla hayale gelmeyecek yanlışlar. Bazıları öyle yanlışlar ki, bu kitabı sokaktan geçen birini çevirip yazdırsanız o yanlışları yapmaz.

Bu son zamanlarda üst üste çıkan okul kitaplarıyla ilgili haberler beni gerçekten çok düşündürüyor. Bilimsel konularda çocukların daha o yaşta kafalarında yanlış bilgiler oluşturmak en büyük suç olmalı…

Bu tarz kitapların sadece yanlış bilgi içermekle kalmayıp, potansiyel ilgili çocukların da ilgisini körelttiği ortada… Hem de daha 7 yaşındayken.

Yukarıda bir çocuğun herhangi bir konuya ilgiliyken ne kadar odaklı olabileceğini anlattıktan sonra bunları görünce ne yapacağını bilemiyor insan…

Eğitim işinin en basit prensipleri aynı zamanda en bariz olanları:

i) Aile, çocuğun ilgi alanını desteklemek için elinden geleni yapacak

ii) Eğitimle ilgili karar alıcı ve uygulayıcılar, çocuğa herhangi bir konuda yanlış bilgi vermeyecek.

bu iki en temel gereksinim olmazsa olmazlar…

Okul kitapları ve özellikle de fen/matematik alanlarında olanlarla ilgili bir iyileştirme çalışması kesinlikle şart gibi görünüyor. Bu çocukların bu seviyede bir eğitimin çok üzerini hak ettiği kesin.

 

Not: Dün etkiliğe uğrayan Milli Takımlar altyapı baş antrenörü Yakup Erturan’a ve Federasyon’dan Başak, Fatoş ve Selda hanımlara da organizasyonun gerçekleşmesini sağladıkları için ayrıca çok teşekkürler.

Yapay Zeka, Yüz Tanıma Teknikleri ve bir soru…

Geçen gün beni oldukça şaşırtan bir habere denk geldim:

https://www.washingtonpost.com/news/morning-mix/wp/2017/09/12/researchers-use-facial-recognition-tools-to-predict-sexuality-lgbt-groups-arent-happy/?utm_term=.5defe22a9d5d

Stanford Üniversitesi’nden bilim insanları, bir bireyin 5 tane resminin analizinden cinsel yönelimini(!) %90 bilen yapay zeka geliştirmiş…

Artık yüz tanıma tekniklerinin yapay zeka algoritmaları ile birleştiği ve bireyin görüntüsü/yüz ifadesinden suç analizinin/sağlığının/ruhsal durumunun vb. çok yüksek yüzdeyle yapılacağı bir çağın içindeyiz… Bu böyle.

Daha yeni tanıtımı yapılan iPhone kamerasının yüz tanıma özelliği, tüm dünyada bu bağlamda konuşuluyor. Çektiğiniz resimlerin/videoların, sildikleriniz ve sosyal medyada paylaşmadıklarınız da dahil olmak üzere, analizini yapabilen bir cihaz olabilir elinizdeki…

Özellikle İngiltere gibi ülkelerde oldukça yaygın olan sokak kameralarının bu özelliklere sahip olmayacağını da garanti edemeyiz… Yüz tanıma ile suç/ruhsal durum ve bahis konusu araştırmada olduğu gibi cinsel yönelim analizi yapabilen yapay zeka destekli kameralar…

Şimdi benden bir soru;

Günlük yaşamımızın artık içinde olan otonom araçlarla ilgili çok klasik ve tartışılan bir soru var; Araç, kaçınılmaz bir kaza durumunda iki insandan birini tercih etmek zorunda kalsa (genç-yaşlı/ daha çok/az sakat kalma olasılığı olan vs.) nasıl karar verecek?!

Peki bu kamera özelliğine sahip bir otonom araba, kazada zarar vereceği insanı seçerken ya suçlu potansiyeline de bakarsa?!

Yapay zekanın hem çok iyi ve hem de çok yanlış yönlere doğru hızla gittiği bir zaman yaşıyoruz…

Üzerine daha detaylı yazacağım ancak şimdilik bana düşündürdüğü temel sorular bunlar…