Nedir bu Kuantum Bilgisayar?!

Kuantum bilgisayarlar hakkında bir şeyler yazmak uzun süredir aklımdaydı. Öncelikle kendim de detayını öğrenmek istediğimden!.. Son zamanlarda ortaya çıkan ‘kuantum bilgisayarlar gerçek olduğunda kaos yaratacak’ haberleri de merakımı uzun süredir tetikliyordu.

Bu tip haberlerin özü şu; Elimizde gerçekten tam kapasite bir kuantum bilgisayar olduğunda, bu bilgisayar şu an güvenlik sistemlerimizin önemli bir kısmının dayandığı şifreleme (kriptografi) algoritmalarını rahatlıkla kırabilecek durumda olacak. Mevcut bilgisayarlar için yüz yıllar sürebilecek bir iş bir kaç gün hatta bir kaç saat seviyesine inebilecek gibi görünüyor… Ancak tabii ki her yeni gelişme gibi mevcut sistemi yok ederken yeni ve daha güçlüsünü de getireceğini öngörmek pek zor değil (bence).

O yüzden gelin lafı uzatmadan kuantum bilgisayarların çalışma prensibini inceleyelim:

Aslında konunun tarihçesi 1980’lere kadar uzanıyor. 1980’de Rus matematikçi Manin tarafından ortaya atılan bir fikir ve hatta 1981’de ünlü fizikçi Feynman tarafından da açıkça destekleniyor.

Öncelikle biliyoruz ki normal bilişim sistemleri ‘bit’ ler üzerine yani 0 ve 1’ler üzerine kurulu… Bit; Binary Digit yani ‘ikilik sistemde basamak’ anlamında.

Kuantum bilgisayarlarda da durum farklı değil aslında, onlar için de ikilik sistem de devam ediyoruz ve yeni terminoloji olarak bit yerine qubit (quantum bit) diyeceğiz…

Klasik bilgisayarlarla kuantum bilgisayarlar arasındaki temel fark, klasik fizik ile kuantum fiziği arasındaki temel fark ile aşağı yukarı aynı:

Klasik bir bilgisayarda bir bit kesilikle ve sadece 1 veya 0 sıfır olabilecekken bir kuantum bilgisayarda qubit, bu 1 ve 0’ların çok farklı kombinasyonlarından (süperpozisyonlarından) oluşabilir… Süperpozisyon kavramını ‘Kuantum Fiziğine Giriş’ yazısında anlatmıştım.

Yani bir kuantum bilgisayar için artık kesin 1 ve 0’lar yok… Belli olasılıkla 1 ve belli olasılıkla 0’dan oluşan qubitler var. Diyeceksiniz ki klasik bilgisayarlarda bit kavramının bir fiziksel karşılığı var; bir klasik bilgisayarın harddiskinde, bilgi yani 1 ve 0’lar bildiğimiz +/- yük şeklinde eşleştirilerek kaydedilip saklanıyor… Kuantum bilgisayarlar için qubit kavramının fiziksel karşılığını nerede bulacağız?!

Cevap; kuantum fiziğini yaşadığımız yer olan atomda… Elektronların ‘spin’ denilen özelliğini kullanarak;

kb1.png

Bir elektronun herhangi bir zamandaki temsili dalga fonksiyonunun bu iki spin olasılığının bir kombinasyonu (süperpozisyonu) olarak temsil edebilmemiz bize Qubit dediğimiz kavram için fiziksel bir dayanak sağlamakta…

kb4

Ve bu temel farklılık o kadar büyük bir rahatlık getiriyor ki… İnceleyelim:

6 qubitlik bir sistem alalım;

Klasik bir bilgisayar, sonuca ulaşmak için olası her rotayı tek tek denemek zorunda kalırken:

kb2

Kuantum bilgisayar, aşama aşama bitirerek ilerler:

kb3.png

Bu şekilde bakıldığında aradaki devasa işlem tasarrufu farkı daha iyi açığa çıkıyor… Tabii bir önemli nokta da şu:

Kuantum bilgisayarın bize verdiği sonuç, olasılıksal bir sonuç… Başta da belirttiğim gibi her aşama bir çok qubitin süperpozisyonu… Yani bilgisayarın verdiği sonuç olasılıksal. Örneğin son resimdeki son qubite bakarsak 1/5 olasılıkla [011101>, 2/5 olasılıkla [001010> çıkacağını söyleyebiliriz. Bu nedenle işlemin belirli sayıda daha tekrar edilmesi bir gereksinim… Ancak bu durum az önceki örnekte olduğu gibi elde edilen işlem kazancından çok bir şey eksiltmiyor.

Hatta daha karmaşık işlemlerde kazanç o kadar büyük ki yüz yıllar seviyesinde zaman alacak bazı problemler günler/saatler seviyesine iniyor.

Haliyle bu işlem gücünün getirdiği bazı önemli sonuçlar mevcut:

Örneğin mevcut internet güvenlik sistemlerinin çoğunun dayandığı şifreleme sistemi şu temel prensip üzerinde işlemekte. p ve q asal sayılarsa ve A bunların çarpımlarından oluşuyorsa yani;

A=p.q ise A’nın küçük olduğu durumlarda p ve q’yu tahmin etmek çok kolay. A=6 ise p=2, q=3 (veya tersi)… Ancak A’nın çok çok büyük olduğu durumlarda onun iki asal çarpandan oluştuğunu bulabilmek (örneğin 300 basamaklı iki asal çarpandan oluştuğunu) imkansıza yakın bir işlem. Bu durum hem asal sayılar hakkındaki yetersiz bilgimizin hem de klasik bilgisayarların işlemci gücünün yetersizliğinden kaynaklanıyor. Dolayısıyla web sitelerinin, internet bankacılığının vb. güvenliği bu ‘yetersizlik’ üzerine kurulu…

Ancak kuantum bilgisayarları sayesinde bu durumun değişeceği kesin. Sebebi de bu asal çarpanların kuantum bilgisayarlar tarafından hızlıca bulunmasını sağlayacak bazı algoritmalar mevcut: Örneğin Shor Algoritması adı verilen yöntemle…

Not: Bir sonraki yazıda bu algoritmadan ve quantum bilgisayarlarının olası kıldığı yeni şifreleme tekniklerinden bahsedeceğim. Özellikle Shor algoritması kendi başına bir yazı konusu çünkü anlatmak için önce biraz matematik anlatmak gerekecek.

…..

Bu noktada bir kaç şeyin farkına varmak lazım:

  • Kuantum bilgisayarlarının üstünlüğü özellikle belirli tarz problemlerde ortaya çıkıyor… Örneğin çok değişkenli optimizasyon problemlerinde.
  • Prensipte günlük yaşam için bir tehlike oluşturduğunu asla düşünmüyorum… Tehlike şundan ortaya çıkıyor; bu teknolojiyi geliştirenler arasında kim önde gidiyorsa bunu kötü amaçlı kullanmak konusunda geride kalanlara yönelik bir avantaj sağlamış olacak. Yoksa prensip olarak kuantum bilgisayarların mevcut şifreleme sistemlerini kolaylıkla kıracağı gibi kırılması imkansıza yakın yeni şifreleme tekniklerinin de önünü açacağı aşikar…

Yani teknolojinin kendisinin getirdiği bir tehlike mevcut değil, bu teknolojiyi geliştirmede önde gidenlerin veya ele geçirenlerin elinde olacak inisiyatiften kaynaklı bir tehlike söz konusu.

  • Şimdi bu işlemci gücünü yapay zeka üzerinde düşünün… Şu an satranç oynayan en  güçlü program saniyede yüz milyonlarca hamle analiz edebiliyorsa, kuantum bilgisayarlarla beraber bu sayı trilyonlarla çarpılacak. Büyük veri analizi ile ilgili hemen her şey yeni bir anlam kazanabilir… Bundan borsa, şu an bile yapay zeka teknolojileri kullanan finans/sigorta şirketleri vs. hepsi dahil.
  • Bu işlemci gücü ayrıca enerji tasarrufuna da imkan veriyor… Dünya da şu an her gün ~2.5 exabyte  yani Türkçesi 5 milyon laptopu dolduracak veri üretiliyor… Her gün!.. Daha iyi veri depolamaya ve daha iyi işlemcilere ihtiyacımız olduğu kesin.

…..

Araştırırken benim dikkatimi çeken bir nokta da şu;

Dikkat ederseniz bilgisayar teknolojisinin ilerleyişi yani bir harddiskin veriyi saklayış biçimi ve işlemci mantığı, fizik biliminin gelişimi ile paralellik gösteriyor. Bitlerin saklanışı +/- yüklere dayalı ve deterministik; Qubitlerin saklanışı, örneğin spin’lere dayalı ve olasılıksal. Biri klasik fiziğin diğeri kuantum fiziğinin araçlarını kullanıyor…

İşte fizikte şu an sadece teori boyutunda çalıştığımız çok boyutlu evren modelleri String Theory, M-Theory gibi kuramların bir önemi de burada yatıyor… Günü gelecek bu çok boyutlu teorilerin sunduğu yeni fiziğin araçlarını kullanıp çok daha farklı ve güçlü bilgisayarlar da yapabileceğiz.

Dünya gerçekten de yeni bir dönemin eşiğinde:

Bir yandan IBM 1-2 yıla piyasaya sunulabilir kuantum bilgisayarlar üreteceğini açıklıyor: https://www.wired.com/2017/03/race-sell-true-quantum-computers-begins-really-exist/

Bir yandan Google 2000 qubitlik yeni kuantum bilgisayarını (sırf araştırma amaçlı) ilan ediyor: https://www.nature.com/news/d-wave-upgrade-how-scientists-are-using-the-world-s-most-controversial-quantum-computer-1.21353 

Bu işlemci gücüne sahip yapay zeka programları belki şimdiden mevcut bile…

Temel bilimlerde ve matematikte kim öndeyse geleceğin onun olduğu daha ne kadar açık olabilir bilemiyorum.

 

 

Reklamlar

Kuantum Fiziği – Temel Kavramlar (1)

Bu seride kuantum fiziği ile ilgili temel kavramları çok da organize olmayan bir biçimde anlatmaya çalışacağım… Öncekilere göre çok uzun bir seri olacağı şimdiden kesin olduğu için herhangi bir zaman planı olmaksızın aklıma geldikçe/yeri geldikçe devam edebileceğim bir yazı zinciri yaratmak istiyorum… Böylelikle hem konuya yabancı olanlar hem de bizzat ilgili olanlar için yarı teknik bir malzeme çıkmış olacaktır zaman geçtikçe.

Kuantum Fiziği dediğimiz; atomun ve atomaltı parçacıkların uyduğu kuralların bütününü oluşturan fizik dalı. Atomaltı terimi de atom ölçeğinin de altında anlamına geliyor. Yani elektron, proton, nötron ve daha da küçük parçacıklar…

Klasik evrende; yani büyük cisimlerin oluşturduğu evrende (salondaki koltuğunuzda oturan sizin için mesela) maddenin davranışında olasılıksal bir yan bulmanın pek imkanı yok… Yani salondaki koltuğunuzda oturuyorsanız, orada olduğunuz kesin… %30 olasılıkla mutfakta, %20 olasılıkla tuvalette ve %50 olasılıkla salonda olmanız ihtimali gibi bir şey söz konusu değil… O yüzden çoğu kez ‘klasik fizik deterministiktir’ ifadesini duyarsınız. Atom ve altındaki ölçeğe inildiğinde ise işler biraz değişmeye başlıyor. “Bir elektronun herhangi bir yerde bulunma olasılığının dağılımı” gibi kavramlar karşınıza çıkıyor…

Bu giriş yazısında şimdilik denklemlerden uzak durup bazı temel konulardan bahsetmeye çalışacağım.

Lafı daha fazla uzatmadan Kuantum Fiziği ile ilgili en önemli konulardan biri ile başlayalım: Parçacık-Dalga İkilemi.

Öncelikle biliyoruz ki ışık hem dalga hem de parçacık (foton) özelliği gösteriyor.

Yani belirli deneylerde ışığın, aynı su dalgaları gibi davrandığını biliyoruz. Örneğin ışığı çok dar aralıklardan geçirip duvara yansıttığınızda, parça parça aralıklarla iz bıraktığını göreceksiniz. Yan yana 2 dar aralıktan geçirildiğinde ise tek tek aralıklardan geçen dalgaların birbiriyle çakışması sonucu oluşan izler çıktığı görülecek…

 

kf1

Parçalı yapıyı yukarıda görmek mümkün;

İki aralıktan geçen dalgalar birleştiğinde kimi zaman birbirini kuvvetlendiriyor (aydınlık yerler) kimi zaman da birbirini yok ediyor (karanlık yerler). Aynı iki su dalgasının yapacağı gibi.

İşin ilginç tarafı bu deneyi ışıkla değil, elektronlarla da yapsanız sonuç aynı oluyor!..

Yani atom seviyesinde parçacıkların aynı anda sahip olduğu bir dalga ve parçacık özellikleri var… Siz neyi ölçerseniz onunla ilgili özellik ön plana çıkıyor. İşte bu durum kuantum fiziği ile ilgili en çarpıcı noktalardan biri:

Yapılan deneyin kendisi, parçacık özelliğinin mi dalga özelliğinin mi ortaya çıkacağını belirliyor.

…….

Bir parçacığın dalga özelliği gösterebilmesinin ise çok temel bazı sonuçları mevcut:

Aynı su dalgalarını temsil eden matematiksel ifadeler olduğu gibi, örneğin elektronun da ‘durumunu’ temsil eden matematiksel bir fonksiyon; dalga fonksiyonu var…

Şimdi şu videoyu izleyin:

kf3.gif

Burada göreceksiniz ki aynı bir gitar telinin belirli modlara (notalara) sahip olmasa ve her sesin bu notaların bir karışımı olması gibi genel olarak dalgaların belirli modları mevcuttur… Her dalga bu belirli modların bir kombinasyonu olarak temsil edilebilir.

İşte dalga fonksiyonu dediğimiz matematiksel ifade; örneğin bir elektronun dalga fonksiyonu da onun farklı olası modlarının olasılıksal dağılım fonksiyonudur. Bir nevi bir ölçüm yapılsa ‘hangi olasılıkla hangi durumda’ bulunacağının bilgisini içeren fonksiyondur. Yani artık bir parçacık için kesin bir bilgiden değil olasılıksal dağılımı temsil eden bir dalga fonksiyonundan bahsediyoruz… Örneğin tek bir elektronun dalga fonksiyonunun çift yarık deneyinde elektronun bulunma olasılığının dağılım simülasyonu:

kf2.gif

Az önce bir dalga fonksiyonunun; temsili bir çok farklı moddaki dalgaların farklı ağırlıktaki kombinasyonlarından oluştuğunu öğrendik… Buna süperpozisyon prensibi diyoruz. Her dalga, temel modlarına ayrıştırılabilir.

Yalnız bir parçacığın bu şekilde temsil edilebilmesinin getirdiği başka enteresan özellikler çıkıyor. Mesela herhangi bir ölçüm yaptığımızda…

Bir elektronun enerjisini, pozisyonu vb. bir takım fiziksel özelliklerini ölçtüğümüzde bir olasılıksal dağılım değil belirli değerler buluyoruz. Yani yaptığımız ölçüm bir anda olasılıksal dağılım veren dalga fonksiyonunu değiştiriyor!.. Ölçüm, bize dağılım yerine tek bir değer veriyor.

“Yaptığımız ölçümün, üzerinde ölçüm yaptığımız parçacığın dalga fonksiyonunu değiştirmesi…” kavramı da yine kuantum fiziğinin en önemli ve felsefik konularından biridir.

……

Çok temel konularından biri de ölçümdeki belirsizlik ilkesi; yani Heisenberg Belirsizlik İlkesi olarak bilinen kural:

Belirsizlik İlkesi aslında çok basit bir fiziksel gerçekten ibaret; cisimleri gözlemlemek için ihtiyaç olunan en önemli şey; ışık. İnsan gece evinde zifir karanlıkta bir şey bulmaya çalışırken doğal olarak yaptığı ilk şey odanın ışığını açmaktır. Işığı açınca aradığımız şeyi daha önce nerede bıraktıysak bıraktığımız o yerde olduğunu görürüz. Ancak bu durum atomaltı parçacıklar için biraz daha farklı gelişmekte; diyelim kaybettiğimiz elektronu (!) bulmak istiyoruz; yapacağımız ilk şey yine ışıkları açmak olacaktır. Yalnız bu sefer önceki durumdan farklı olarak, elektronun ışıklar kapalıyken bulunduğu yer ile ışıklar açıldığındaki yeri aynı değildir. Bunun da sebebi elektron ve genel olarak tüm atomaltı parçacıklar o kadar küçük parçacıklardır ki onları görmek için açtığımız ışıktaki foton tanelerinin bir çarpışı yerlerini azda olsa değiştirmeye yeter. Bu durum tabii ki evdeki koltuk için geçerli değildir. Dolayısıyla atomaltı parçacıklar seviyesinde bir şeyin yerini bulmak için açtığımız ışık aslında o cismin ışıklar açılmadan önceki yerini değiştirir (Gözlemin kendisinin, gözlediğimiz şeyin dalga fonksiyonunu değiştirdiğini az önce de açıklamıştık).

Bu durumda atomaltı seviyedeki her cismin belirli bir andaki yerini “tam olarak” tespit etmemizi engellediğinden belirli bir belirsizlik yaratır ve “Belirsizlik İlkesi” adını alır…

………

Tüm bu;

  • Parçacık-Dalga ikilemi
  • Dalga Fonksiyonu
  • Belirsizlik İlkesi

gibi kavramlar popüler saçmalıklar literatüründe… Özellikle de ‘evrene enerji yollayan/alan’, ‘kuantum düşünce gücü’ vb. literatürlerde kendine yer buluyor.

Akıldan çıkarmamak lazım ki; atomaltı seviyedeki olasılıksal yapı ve onun getirdikleri, klasik kanunları yaşadığımız normal hayatta gözlenemeyecek derecede etkisiz…

Unutmayınız ki;

Her parçacığın bir dalga fonksiyonu olduğundan yola çıkıp salondaki koltuk, sokakta yürüyen adam ve genel olarak içinde yaşadığımız klasik düzen için de kuantum fiziksel sonuçlar çıkarmak ancak modern dolandırıcıların; bunlara inanmaksa, yaşadığı monoton hayatı anlamlı kılacak bir şeyi çaresizce arayan modern aptalların işidir…

…..

Hiç hesapsız kitapsız bir giriş olan bu yazıda umarım temel kavramlara biraz daha açıklık getirebilmişimdir… İlerideki yazılarda çeşitli konuların üzerine (zorunlu olarak) biraz da matematik koyup ilerlemeyi planlıyorum.

Kara Delikler Yazı Dizisi

Bu yazı Kara Delikler hakkındaki serideki üç yazının birleştirilmiş halidir…

Aynı görelilik serisinde yapmış olduğum gibi sonradan yapacağım muhtemel eklemeler için total bir yazı olması amacıyla hepsini birleştiriyorum.

……………….

Bir önceki hafta Özel/Genel Görelilik yazı dizisinin:

https://cangurses.wordpress.com/2017/09/11/einstein-ozel-genel-gorelilik-kuramlari-yazi-dizisi/

en doğal devamı muhtemelen kara delikler; o yüzden bu seride kara delikleri ve özelliklerini inceleyeceğiz.

……..

Kara deliklere bir çok açıdan yaklaşmak mümkün:

  • Matematiksel olarak; biliyoruz ki genel görelilik prensipleri bize Einstein Alan Denklemini veriyor. Einstein, Genel Görelilik makalesini yazdıktan sonra bu denklemin farklı metriklerde/geometrilerde çözümleri yıllar içinde çıkmaya başlıyor… Yalnız görülüyor ki Einstein denklemini çözen metrikler, bazı noktalarda tekillikler ihtiva ediyor. Yani belli koordinatlarda, denklem sonsuza gidiyor… Matematiksel olarak kara delik kavramının varlığı ta bu ilk çözümlerden kafaları karıştırmaya başlamış.
  • Astrofizik açısından bakıldığında, ‘bazı yıldızların’ belli bir aşamadan sonra kendi içlerine çökmeye başlayıp süpernova patlamaları yaşayacağı da neredeyse bir asır önce hesaplanmış bir şey.

Ancak gelin biz basit bir düşünce deneyi ile başlayalım:

Okumaya devam et

Kuramsal Fiziğin öngördüğü ekstra boyutları neden hissedemiyoruz?

Bir gitar düşünün, tek teli var ve akord edilmiş… Telin değişik yerlerinden farklı kuvvette vuruşlar yapmalıyız ki farklı bir çok ses elde edebilelim. Bir de notalar var; notalar telin oluşturduğu temel sesler olarak tanımlanabilir. Temel sesler derken kastettiğim; diğer bütün sesleri bu notaların farklı kombinasyonlarından elde edebiliyor olmamızdır.

Hatta yardımcı olayım size:

Şimdi aynı şeyin içinde yaşadığımız evrene uyarlanabileceğini düşünün!.. Nasıl mı?
Neredeyse bir yüz yıldır fizikçiler, evreni bütünyle açıklayabilen bir teorinin arayışı içindeler. Evreni bütünüyle açıklamakla kasıt, ayrı ayrı kavramları açıklayan teorilerin tamamını birleştiren genel bir teori bulmak… Doğada herşeyi yöneten dört temel kuvvet mevcut:

Kütle çekimi; Genel Relativite ile
Zayıf ve Kuvvetli Nükleer Kuvvetler; Kuantum Mekaniği ile
Yükler arası çekim; Elektromanyetik Teori ile
açıklanır.

Sicim Teorisi (String Theory) denilen kuram, doğadaki dört temel kuvvet ve bunları açıklayan üç teoriyi bir arada barındırıp, en azından matematiksel olarak doğru bir şekilde açıklayan ilk ve tek teoridir.

Sicim teorisi aslında basit bir mantıkla, doğadaki temel parçacıkların, aynı gitarın tellerinden çıkan notalar gibi, ufak sicimlerin titreşimleri olduğu prensibinden yola çıkmaktadır.

Theory of Everything - String Theory 4

Bu temel varsayımdan yola çıkıldığında 1980’lerin ikinci yarısında, doğadaki temel kuvvetlerin tamamını içinde barındıran ve içinde yaşadığımız evreni açıklamaya aday 5 tane tutarlı ve farklı Sicim Teorisi bulunmuştur. Önceleri, bilim adamları bu 5 teorinin birbiriyle yarışacağını, en tutarlı sonuçları veren ve deneysel sonuçlarla tutarlılık gösteren teorinin yarışı kazanacağına inanıyorlardı. Bu teorilerin en belirgin ortak özellikleri hepsinde evrenin 10 boyutlu ve hepsinin süpersimetrik (bkz: https://cangurses.wordpress.com/2013/04/19/herkese-bir-superpartner/ ) olmasıdır.

 

Peki bu ekstra boyutları neden günlük yaşamımızda göremiyoruz, hissedemiyoruz?

Aslında cevabı çok basit; iki tepe arasına gerilmiş bir halatta yürüyen bir karıncaya 1 km. uzaktan baktığınızı düşünün

ant1.png

O kadar uzak mesafeden karıncanın rotası size tek boyut üzerinden görünecektir. Yani o esnada biri size ‘Karınca nerede?’ diye sorsa sadece yatayda aldığı mesafeyi söyleyip geçersiniz… Halbuki çok çok yakından bakıldığında, karıncanın halat üzerinde sarmallar çizerek ilerlediği, yani 3 boyutlu bir hareket yaptığı net aslında.

İşte içinde yaşadığımız 4 boyutlu evreninin geri kalan boyutlarına dair algımızda aynı bu şekilde…

Sebep yine aynı; String Theory’deki temel mesafe birimi Planck ölçeğinin uzunluğu

h= 1.6 10^(-35) metre… Yani bir protonon çapının 10^(-20)’si kadar küçük…

Şöyle ifade edeyim, bizim için atom neyse atom için de Planck uzunluğu o!…

İşte evrenin; içinde bulunduğumuz uzay-zamanın bu kadar küçük bir ölçeğe kadar inildiğinde aslında sürekli değil parçalı bir yapıya sahip olduğu (yani aralarında kısa kısa mesafeler (planck ölçeğinde) olan noktalar gibi düşünün) düşünülüyor ve ancak bu ölçeklere inildiğinde bu boyutların etkisinin hissedilebileceği öngörülüyor.

Örneğin CERN gibi parçacık hızlandırıcılarının bir önemi de bu… Az önce bahsettiğim gibi eğer temel parçacıklar aslında 10 boyutta titreşen ufak iplikler ise teorik olarak şu an bu ipliklerin her boyuttaki titreşimlerinin enerjilerini hesaplayabiliyoruz. Dolayısıyla belki şu an elimizdeki hızlandırıcılarla değil ama daha iyileriyle bu ölçümlerin deneyini de yapmak mümkün olacak.

Yani tüm devletlerin bir araya gelip, binlerce bilim insanından oluşan bir merkez kurup, her yıl milyarlarca dolar harcayıp ‘atomları ışık hızına yaklaştırıp çarpıştırmalarının’ çok temel bir sebebi var;

Evrenin en temel prensibini anlamak…

Bakın, Planck boyutuna inildiğinde uzayın dokusunun neye benzeyebileceğine dair bir simülasyon size fikir verecektir:

Nedir bu Asal Sayıların gizemi ve Riemann Hipotezi?!

Asal sayıların önemi hakkında çok önceleri bir yazı yazmıştım:

https://cangurses.wordpress.com/2013/07/13/bir-doga-harikasi-olarak-asal-sayilar/ 

Ve o zamandan beridir aklımda biraz daha detayına inmek… Yani yaklaşık 4 yıldır :).. Neyse…

Önce biraz durumu toparlayayım;

Nedir bu Asal Sayılar, bu sayı dizisini özel kılan nedir?

Okumaya devam et

ASIL ÇOK GÜZEL HAREKETLER; BUNLAR!

– Çok suratsız, adamın suratında meymenet yok!..
– Kıza bak ya, yüzü ışıldıyor, bakışı insana mutluluk veriyor.
– Adamın duruşuna, hareketlerine bak; tam bir lider üstelik çok da zeki.

Eskiden olsa, bu tip laflar edenlerle dalga geçerdim. Hepsine de bir cevabım olurdu:

– Arkadaşım belki kötü bir gün geçiriyor, çocuğu tanımadan etmeden…
– Yahu sen bu kızı bir de kendi ortamında gör bakalım. Mutluyum, neşeliyim, bıcır bıcırım… Hep oyun hocam bunlar.
– Hadi duruşundan liderlik özelliğini çıkarmanı anladık da zeki olduğunu nasıl anladın be güzel kardeşim!

RESİM5

Herkesin her dediğine karşı bir tez üretme, bilimle uğraşan, akademide olan çoğu insanın ortak bir hastalığı.

Buna bir de temel bilimlerle uğraşanların taa öğrencilik zamanlarından itibaren sosyal bilimleri küçümseme sendromu eklenince bazen benim gibi adamlara laf anlatmak zor olabiliyor!..

http://www.radikal.com.tr/hayat/asil_cok_guzel_hareketler_bunlar-1173889 Okumaya devam et

GRAVITON VE HER SEYIN TEORISI

Bilimin en temel olgularından birisi, belki de en önemlisi, soru sormaktır. Soru sorabilmenin kendisi bile başlı başına büyük bir eşiği geçmeyi gerektiriyor; doğru soruları sorabilmek ise bir sanat bence…

Çoğu kez bir şeyin keşfedilmesinin mümkün olup olmadığı sorularına verilen yanıtların kuramsal nitelikte olduğunu görüyoruz. Örneğin, Higgs parçacığının arayan deneylerin başlanmasının ardındaki en temel olgu, kuramsal verilerin tamamının parçacığın varlığına işaret etmesiydi. İnsanlık için diğer bir bariyer olan graviton’un keşfi için de benzer bir motivasyon mevcut. Kuramsal olarak varlığına işaret eden kuvvetli deliller mevcut.

Ancak, “Acaba bu keşfin yapılması için kullandığımız metodlar yeterli mi?” gibi önemli sorular mevcut.

soru Okumaya devam et